Google+ Followers

KİTAPLAR

 
ÖZGÜRLÜĞE KAÇIŞ
   Eskiden sadece köpeklerin bulunduğu bir barınak vardı. Bu barınakta belirli guruplaşmalar vardı. Barınağın en belalı grubu Çalı , Diken ve adları olmayan iki kişiydi. Bir diğer grubun adı ise BOPATO  yani Bobo , Pamuk ,Topik’ti .Eskiden Çalı ve diğer üç arkadaşı herkesi eziyorlarmış ama şimdi Bobo’dan çekiniyorlar. Köpekler bu barınağı hiç sevmiyorlar ve buradan kaçmak istiyorlar. Bobo’nun iki yetişkin çocuğu varmış, Bobo yaşlanınca onu  istememişler, Bobo da sokakta kalmış. Pamuk’un sahibi Türkan Teyze,  Topiğin sahibi ise Burcu’ydu. Burcu’nun bir de kardeşi vardı, onun adı da Emre’ydi. Görseniz o kadar tatlıydı ki! Evde iki tane yardımcıları vardı; biri Sabiha Abla diğeri Zeynep Teyze’ydi. Sabiha Abla Emre’ye “balım” diyordu. Burcu Topik’i çok seviyordu ama onu çabuk kaybetmişti. Odasında hala resmi asılıydı . Emre’nin doğum günü geldi çattı.Dekorasyon Burcu’ya aitti, mumu da o üfleyecekti. Misafirler gelmeye başladı ve parti başladı. Burcu da sürprizini gerçekleştirdi, flütünü alıp bir güzel çaldı
Geçelim barınağa o gün, bir adamla yanında zayıf bir bayan geldi. Kontrol olacağı için bir düzenleme için gelmişlerdi. Genç olan bayanın ismi Selda, biraz göbekli olan adamın ise adı İlhami’ydi. Hata olan bir köpekle beraber Bobo’yu da çoban köpeği huysuzluk çıkarır diye görevliler (İsmet, Sami, Bedri) de o iki köpeği hasta köpekler bölümüne götürdüler. Bobo ilk kez bu kadar acı çeken ve çaresiz köpeklerle aynı ortamda bulunuyordu. Bu arada BOPATO kaçma planlarını bulmuşlardı ama onlar konuşurken bu planları Sıska duymuş ve Çalılara haber vermişti. İki gün sonra denetim bitti ve Bobo arkadaşlarının arasına döndü. Burcu bir akşam gazeteye bakarken “şikayet üzerine hayvan barınakları denetlendi” adlı bir başlığın altında tatlı köpekleri gördü. Onları incelerken içlerinden birinin Topik’in tıpa tıp aynısını görüp; Topik! Diye çığlık attı ve resmi öptü. Ailesi o resimdekinin Topik olduğunu biliyorlardı ama sadece benziyor dediler. Aslında köpeği Burcu’nun ailesi göndermişti ama Burcu’ya böyle söylememişlerdi. Bu arada barınakta ise kaçış planları yavaş yavaş uygulanıyordu. Pamuk tel örgülerin yanına , kimseye görünmeden bir tünel kazmaya çalışıyordu tabii bunları sıska hep görüyordu. Sonra Topik çukurdan çıkmış toprağı iyice dağıttı. Topik numara yaparak Sıska’dan da yardım alarak tüneli kazıp bitirdiler. Bobo’nun emriyle Topik küçük tünelden dışarı fırladı. O anda Pamuk ve Bobo da bunu havlamaya başladılar. Yani Topik’i ihbar ettiler. Bedri tam çıkmış kapıyı kapatacakken birden Bobo üstüne sıçradı. Bedri altta kaldı ve o anda köpekler dışarı fırlayıp kaçtılar. Başarmışlardı işte. Özgürlerdi artık.






KEDİMİN ADI ÇAMUR



Bir kedi bir ailenin hayatını nasıl değiştirebilir?


Ayşe,Hüseyin ve oğulları Emrecan ile kedileri seven fakat bir o kadar da bilgileri olmayan bir ailedir.Ayşe ve Hüseyin oğulları Emrecen'a kedi almaya karar verirler.Bu işte onlara Nezahat Teyze yardımcı olacaktır.Nezahat Teyze ; bahçenin bir köşesini kediler için ayırmış kedileri seven yalnız bir kadındır.Ayşe ve Hüseyin kedilerin hepsini o kadar severler ki seçim konusunda kararsızlardır. Ama seçimlerini Çamur'un kardeşi Dumandan yana kullanırlar.Ne olduğunu anlayamayan ağlamaklı Çamur , annesine ; '' Neden kardeşimi götürüyorlar?'' diye sorar. Annesi ise ; '' Düzen böyle yavrum '' diye cevap veririr.Ayşe tam Dumanı almış giderken birden karar değişikliği yapıp Çamuru kucağına alır.Nereye gidiyordyu? Annesinden neden ayrılmıştı? Bu insanlar kimdi?

Çamur bu soruları kendine sorarken 15 yıllık bir hikayenin baş kahramanı olcağından habersizdi...

Emrecan anne ve babasını o kadar özlemişti ki.. Ne olurduda sanki bir süpriz yapıp gelselerdi !? Anne ve babası onu duymuş muydu yoksa? Kapının anahtarı yavaşca döndü ve salonun ortasında anne ve babası.Bir de kucaklarında bir  kedi! Gözlerine inanamıyordu.Sevinçten yerinde duramıyor,hoplayıp zıplıyordu.Emrecan gözlerini açarak ; ' Çamur ! ' dedi.'Evet , evet Çamur ! '' dedi üsteliyerek.

Çamur bir sokak kedisiydi . Off nasıl alışacaktı bu eve ?Her odada farklı bir kokuyla karşılaşıyordu.Kuma tuvaletini yapmaya alışıktı ama eskiden bütün bahçe onlarındı.Şimdi ise küçük bir kap...Uzun geçen ilk gecenin ardından evi gezmeye karar verdi. Birden kendini Ayşe ve Hüseyin'in odasında buldu.Yavaşca odaya girip yatağa çıktı.Ve Ayşenin okuduğu gazetenin ortasını yırttı.Ayşe ona kolay kolay kızamazdı; ne de olsa annesinden ayrılmıştı  o daha bebekti...

Çamur ile geçirdikleri ilk hafta sonu macerasına demeliydi peki?Haydaa! Yine nerdeydi? Çamur,onu dışarı çıkardıklarını görünce durur mu?Hemen bir koltuğun altına attı kendini.Bütün aile adeta onu arama operasyonu başlattı.Çamur bundan çok zevk almıştı ama artık buna bir son verdi.Ve aşı için yola koyuldular.Orda olacaklardan habersizdi Çamur.Acı bir çığlıkla postu deldirmişti Çamur.

Çamur bu sefer kendini başka bir evde bulmuştu.Kalabalık bir evde bulmuştu kendini herkes bir ağızdan konuşuyordu,sıkılmıştı.Kendine rahat ettireceği bir yer buldu ve kitaplığın tepesine çıktı.Gözlerini kapattı burda güvendeydi ve oldukça rahattı.Çamur böyle rahat rahat uyurken ev ahalisi onu tabiri cahizse 'deli' gibi arıyordu.Sabah olduğunda Çamur bu oyundan çok sıkılmıştı,yattığı yerden kalkmaya karar verdi. Tam ordan çıkacakken Hüseyin'in kitaplığı çekmesi,kitaplığın ayağına düşmesi ve Çamur'un ortaya çıkması tam bir fiyaskoydu.Bu macerada  böylece  son bulmuştu.

Çamur ne kadarda maceracı bir kediydi...Sarısayın ailesinin hayatı seni aramakla mı geçecek?Yaz tatili için Silivriye gitmişlerdi.Çamur ortalarda yoktu.Alışıldığı gibi dolaba baktılar.Ama orda yoktu! Hiçbir yerde yoktu.Birden telaşlanmışlardı.Nereye gitmişdi bu  kedicik? Günlerdir onu arıyorlardı.Artık Emrecan bile umudu kesmişti,aramaktan vazgeçti.Taaki bir pazar akşamı evlerine gelen üst komşuları herşeyi değiştirmişti.Evde bir kedi olduğunu tahmin ettiğini ama saklandığı için  göremediklerini söyledi.Gidip baktıklarında ise o kedinin Çamur olduğunu anladılar.Emrecan ''Olley '' diye bağırarak sevinçten zıpladı.Ve bu macerada böylece son buldu.

Süper Kedi Çamur 97 ! Herşey Emrecanın bir alışveriş merkezinde 'Süper Kedi 97 ' broşürünü görür görmez, her zamanki gibi zıplamaya başlamıştı.Bu kediler için bir güzellik yarışmasıydı.Emrecan heyecandan zıplıyordu.Annesine yalvarmaya başladı.Annesi ısrarlarına dayanamayıp kabul etti. Aileyi artık tatlı bir telaş sarmıştı.

Artık yarışma günü gelmiş,bütün aile hazırdı.Otele geldiklerinde birçok kediyle karşılaştılar.Hepsi o kadar tatlıydı ki...

4 katagori vardı : Siyam Kedileri , Serbest katagori , Van Kedisi Katagorisi ve Ankara Kedileri Katagorisi.Ayşe hiç düşünmeden serbest katagoriye kayıt yaptırmaya gitti.Ama bir aksilik vardı, ordaki bayan Çamur'un Van kırması olduğunu söylediler. Aile çok şaşırmıştı.Nasıl olurdu? Ayşe Van kedileri bölümüne baktığında bütün kedilerin Çamurdan güzel olduğunu düşündü.Eğer  Van bölümüne giderlerse kazanma şansları sıfır olurdu. Ayşe bu karara sert bir tepki göstererek bayanıda serbest katagori bölümünde yarıştırmaya ikna etti.Çamur boynundaki tasmadan öylesine sıkılmıştıkı!Dayanamadı ve Hüso'nun üstündeki en sevdiği tişörtü parçaladı. ' Oh olsun ' dedi.

Sıra onlarara geldiğinde Çamur yine huysuzluğunu gösterdi ve jüri masasındaki örtüyü çekiştirmeye başladı.Ve tabii büün sularla birlikte ...

Emrecan bu olaydan sonra birinci olacağına ihtimal bile vermiyordu.Sunucu sonucu açıklayıyordu.Umursamadı. '' Süper Kedi 97 ünvanını alan kedi...Ça ....Ça...Çamur! '' Emre duyduklarına inanamıyordu ! Birinci olmuşlardı.

Sarısayın ailesi ile tam 15 yıl macera, sevgi ve eğlence dolu bir hayat geçiren Çamur , 2009 yılında hayata veda etti.Arkasında eğlenceli bir o kadar da yorucu bir hayat bırarakarak...:)


KAFESTE BİR TOPİK
BOPATO 3
BOPATO üçlüsünün maceraları hiç bitmiyor! En son barınaktan kaçan Bobo, Pamuk ve Topik özgürlüklerine kavuştular. Ancak Topik’i Muharrem adında bir adam yakaladı. Evine götürüp dut ağacına bağladı. Topik tam özgürlüğüne kavuşmuşken tekrar yakalanmıştı. Muharrem üç tekerlekli arabasıyla hurda toplayarak geçimini sağlıyordu.  Bazı günler iş yapmaz sabahtan akşama kadar kahveye giderdi. Muharrem’in Raziye adında karısı, Nuri ve Sevdican adında da çocukları vardı. Nuri yedinci, Sevdican ise üçüncü sınıfa geçmişlerdi. Muharrem çocuklarını okutmayacağını söylüyordu zaten Nuri’nin okumaya niyeti yoktu. Okullar tatil olduğundan beri simit satıyordu. Ama Raziye Sevdican’ı okutmaya niyetliydi. Topik ise şimdi bu ailenin evinin bahçesinde bir ağaca bağlıydı önüne konulan yemeğine bile dokunmuyordu.
             Peki, Pamuk ve Bobo’ya ne olmuştu? 
Pamuk Topik’in kaçırıldığını görüp Muharrem’i evine kadar takip etmişti.  Bobo ise kaçtığı günden beri biricik yavruları Pamuk ve Topik’i arıyordu. Bir gün Pamuk ve Bobo karşılaştı birbirlerini bulduklarına çok sevinmişlerdi. Sıra Topik’i bulmaktaydı. Pamuk Topik’in başına gelen her şeyi Bobo’ya anlattı. Daha sonra hemen Topik’i kaçırma planları yapmaya başlamışlardı. Muharrem’in amacı Topik’i satmaktı. Arkadaşı Selami bir alıcı bulacağını söylemişti. Muharrem’in de diğer arkadaşı bu fikri onayladı ama parayı üçe bölüşeceklerdi. Muharrem bu teklifi istemese de kabul etti. Sevdican bir ara dışarıya oyun oynamaya çıktığında Topik’i görür ve çok sevinir. Topik’in gerçek adını bilmediğinden ona Tonton adını verir. Topik Sevdican’ın iyi olduğunu anlar ve onu Burcu’ya benzetir.
            Sahi Burcu’ya ne olmuştu?

            Burcu en son gazetede çıkan resimde Topik’e benzeyen köpeği görmekte ısrar ediyordu. En sonunda Burcu’nun babası Erdem Bey pes edip Burcu’yu götürmeye karar verdi Burcu’yu götürmeden bir gün önce Erdem Bey barınağa gidip yetkiliye durumu anlattı. Ve yarın Burcu geldiğinde yetkilinin Burcu’ya söyleyeceği yalanı anlattı.  ‘’Resimde çıkan köpek Sütlaç adında bir terrier olduğunu gazetedeki Sütlaç’ı gören yaşlı bir kadının onu sahiplendiğini ‘’ söylemesini istedi Erdem Bey. Ertesi gün de Burcu bu sözleri işittikten sonra evine geri döndü.

Şimdi de gelelim Bobo ve Pamuk’un planına. Bobo ve Pamuk Topik’in bir ara yanına gidip onu o gece kaçıracaklarını söylemiştiler. Bir gece yarısı tam harekete geçerken Çalı yanlarına geldi. Bobo’ya ‘’arkadaşlarının onu yarı yolda bıraktıklarını ve artık BOPATOÇA olmayı’’ teklif etti. Ama Bobo bunu kabuk etmedi. Bobo Çalı’ya planlarından bahsederken Pamuk da harekete geçti. Pamuk, Muharrem’in bahçesine açılan çukurdan sürünerek Topik’in yanına geçti. Ama bir aksilik vardı Pamuk çukurdan geçerken sırtını zedelemişti şimdi de kanıyordu. Hemen Topik’in ipini kemirmeye başladı. En sonunda ip kopunca çukurdan geçmeye çalıştılar ama ne yazık ki Pamuk sırtı kanadığı için geçemiyordu. Bobo hemen yardıma geldi ve kapıyı kırmaya başladı bu arada Çalı da yardım edeceğini söyleyerek Bobo ve Çalı beraber kapıyı kırmayı başardılar. Muharrem sesi fark edip uykusundan uyandı ve elinde av tüfeğiyle dışarı çıktı. Pamuk ve Topik kurtulup kaçmayı başarmışlardı ama Çalı Muharrem tarafından vurulmuştu.
             BOPATO daha sonra kaçmaya başlarlar. Ertesi gün Bobo ve Pamuk Burcu’yu bulmaya karar vermişlerdi. Topik ilk başta bunu istememiş ama daha sonra ısrarlara dayanamayarak kabul etmişti. Birkaç gün boyunca BOPATO Burcu’nun sık geldiği parkı bulmaya çalışıyorlardı. En sonunda buldular. Hatta Burcu Topik’i görmüştü. Burcu her ne kadar onu yanına çağırsa da Topik gitmedi. Bir süre baktıktan sonra arkadaşlarının arkasından koşarak BOPATO’NUN Topik’i olmaya karar verdi. O gün Burcu Topik’i gördüğü için çok mutlu ama aynı zamanda çok mutsuzdu çünkü Topik ona geri dönmemişti. O akşam Burcu’nun babası Erdem Bey iş dönüşü elinde kuş kafesiyle eve geldi. Kafesin içinde mavi bir muhabbet kuşu vardı. Burcu yeni kuşunun adını ‘’TOPİK’’ koymaya karar verdi. Ailesi bu ismin kuş için olmadığını söylediğinde Burcu ‘’Neden olmasın ki? Hem de Kafeste Bir Topik!’’ cevabını verdi.


GÖZLERİNDE GÜNEŞ VAR

Sevim Ak'ın bizzat kendisinin gitmiş olduğu, oraları gezip görerek yazdığı kitabıdır.
Türüne göre anı-izlenim olan kitabın bölümleri kısa fakat öz bir şekilde yazılmış. Bu kitabı okudukça bazı insanların ne kadar şanslı olup, bazılarının ise tam tersine çok şanssız olduğu gözler önüne seriliyor. Bizler büyük şehirlerde yaşıyoruz. Hiç birimiz bir işte çalışmıyoruz. Ama daha küçük şehirlerde ise bizimle aynı yaşta olan çocuklar hem okula giderken hem de başka bir işte çalışıyorlar. Çocukların aileleri kendilerine yardım etmesi amacıyla onları okutmuyorlar. Kitapta bahsedilen Korkut'ta ki  Albatros 'ta Kors Üniversitesi'ne  kayıt yaptırmış ama ailesi iş gücüne ihtiyacı olduğu gerekçesiyle okula devamını engelledi. Yine aynı şekilde Ağrı Eleşkirt' ten Ümran Liseden sonra maalesef çalışma  hayatına atıldı. Bu arada da köylerden kentlere göç yaşandı. Bu göçlerin nedeni iş, terör, iyi bir gelecek, kaliteli eğitim beklentileri bulunmaktadır. Kitapta anlatılan şehirlerin hepsinde yatılı bölge okulu bulunuyor. Çünkü kış olduğunda çocukların okuluna gidememeleri. Bazı şehirlerde ise yollar yapılmamış bile. Bu şehirlerden biride Muş. Muş’un Aynalıhoca Köyü' nün asfalta ne yola nede suya kavuşmuş. Böyle şehirlerdeki çocukların ayakkabılarını, formalarını ve daha birçok ihtiyacını devlet karşılıyor. Bu şehirlerde kız çocukları daha erken evlendiriliyor. Ayfer'de bunlardan birinin örneği . Ayfer Aynalıhoca Köyün' de ki kızlardan biri. Meslek Lisesi Okul Öncesi Eğitmenliği Bölümü ikinci sınıfa kadar okudu. Fakat babası köyündeki baskılara dayanamayarak okuldan aldı. Ayfer 16 yaşında evlenerek öğretim hayatına devam edemedi. Bu olumsuzlukların yanında güzel olan şeylerde var. Muş' un Bulanıklı İlçesindeki kızlar Müslime, Hülya, Oya, Evrim ve Didem köylerinden çıkan ilk üniversiteli kızlar oldu. Bu kızların gittikleri okullar bizim okullarımız gibi tertemiz, güvenli, öğretmenli ve az öğrencili değil, ağır eksiklikleri, yıllardır çözüm bekleyen sorunları olan bir okulda okudular. Bütün bu köy çocuklarının iyi bir lise kazanmalarının tek sebebi tüm bu kötü şartlara rağmen heveslerini kırmamalarıdır. Bu yerlerdeki yatılı kalan çocuklar her hafta sonu köylerine de gidemezler. Minibüs parası karda, kışta köy yollarının kapanması ve daha bir sürü sebepler var. Bu gibi nedenlerden dolayı da haftalarca anne -babalarına kardeşlerine sarılamazlar. En önemlisi de bölgesel, ekonomik dengesizlikler yüzünden fırsat eşitliğini yakalayamamış bu köy çocukları, içlerine düştükleri koşulları kendileri üretmediler. Onlar dünyaya gözlerini olanakları kısıtlı, gelişmemiş bölgelerde, çok kardeşli, yoksul, eğitimsiz aileler içinde açtılar. Bir arada yaşadığımız farklı, sosyal ve ekonomik kesimlerden gelen kişilere eşit koşulları yakalayabilmek, zenginliklerimizi paylaşmak toplumda yaşamamızı fazlasıyla   kolaylaştırır. Bazen o ufacık destekleyici çabalar söylemek çocukların önlerindeki engelleri yıkabilir, okuma isteğini değiştirebilir.
İşte bu kitap bunları anlatıyor. Bizim bir kez daha şanslı olduğumuzu, bu şansı  doğru ve iyi bir şekilde kullanmamızı, kitaptaki çocukların okumak uğruna ne güçlüklerle karşılaştıklarını anlatıyor.
BU KİTAP BİZE TÜM BUNLARDAN DAHA FAZLASINI ANLATIYOR.




EŞEKLİĞİNİ UNUTAN EŞEK

ASLAN KRALIN SOYTARISI: Aslan kral,ormanın işlerinden artık çok yorulmuştu.Tek başına krallık yapmanın çok zor olduğunu düşünmeye başlamıştı.Ve bir gün bütün ormana kendine yardımcı aradığını haber salardı.Bütün orman aslan kralın yardımcısı olmak için can atıyor ve hepsi  kesin ben olacağım diye konuşuyorlardı.Kralın kapısı çok geçmeden dolmuştu hepsi birbirini iteliyor ve bağırıyorlardı.Kralın bağırmasıyla hepsi sustu ve güçlükle upuzun bir sıraya girdi.Aslan kral hepsini sırayla çağırdı.İlk önce karga başladı anlatmaya o sustuktan sonra geri kalanları da anlattı.Derken sıra tilkiye geldi.Tilki başladı  konuşmaya , konuşurken bir kaşı gözü oynuyordu oynamasının sebebi de tüm gün beklemekten sıkılmasıydı.Tilkinin bu halini gören aslan yardımcı seçmekten vazgeçti ve yanına tilkiyi soytarı olarak almıştı.

    EŞEKLİĞİNİ UNUTAN EŞEK: Uzak çiftliklerin birinde bir eşek yaşardı. Tüm hayvanlar  uyurken eşeği erken kaldırırlar iş yaptır üstüne yük yüklerdi. Zavallı eşek o yüklerle pazara zar zor giderdi, dönüşte ancak  rahat olurdu. Bir gün aklına bir plan geldi. O da kedi gibi bütün gün yatıp yerinden kalkmayacaktı. Ve o gün sadece yattı. Sahibi geldiğinde eşeği öyle yatarken gördüğünde onu hasta zannetti ve bir veteriner çağırdı. Veteriner zaten ilk bakışta anlamıştı eşeğin hasta olmadığını. Sahibine eşeğe arpa, buğday getirmesini söyledi. Eşek arpa, buğdayı görünce hemen yerinden fırladı ve yemeğe başladı. Sahibi de o gün yine eşeği pazara götürdü. Eşek artık gel git yapmaktan çok yorulmuştu. Aklına çiftlikten kaçmak geldi. Eşek o gün herkes uyurken ormana kaçtı. Soluğu ormanda yeni edindiği arkadaşlarının yanında almıştı. Onlara da sürekli kendisini çalıştırdıklarını söyledi. Bütün hayvanlarda eşeğe hak verdi.

    Sahibi o gün geldiğinde eşeği yerinde bulamadığında ilk önce çiftliği aradı bulamayınca da ormana baktı. Orman da eşeği buldu ve o gün yine pazara gittiler. Eşek ertesi gün yine kaçmıştı, arkadaşları onu gördüğüne çok sevinmişti. Ve aslanın aklına onu boyamak fikri geldi. Eşeği bir güzel çizgili çizgili boyadılar. Sahibi o sabah geldiğinde eşeği yine bulamayınca orman baktı ormanda onu tanıyamamıştı. Eşek buna çok sevindi ama her yağmur yağışında boyaları akıp gidiyordu. Eşek o akşam bir dilek diledi. Ve masal perisi onun dileğini kabul etti. Artık hep çizgili bir orman hayvanı oldu.

     KİM DAHA GÜÇLÜ? Ormanın birinde kendilerini güçlü zanneden beş tane hayvan varmış. Bunlar''Aslan, kurt, kaplan, tilki ve ayıymış. Her gün sabah kavga ederlermiş. Ormanda yaşayan küçük hayvanlar ise bundan çok şikâyetçiymiş. Küçük hayvanlar bir gün Bilge kargaya durumu anlatmışlar. Küçük hayvanlar ilk önce nasıl kazanacaklarını anlamamışlar fakat Bilge karganın bir bildiği vardır diye kabul etmişler. Büyük hayvanlarda kabul edince yarış başlamış.İlk yarış başlamış büyük hayvanlar ben yapacağım diye kavga ediyorlarmış.Onlar kavga ederken oyunu da  küçük hayvanlar kazanmış.Diğer oyunu da küçük hayvanlar kazanmış.Çünkü büyük hayvanlar hep kavga ediyorlarmış.Ve sonunda yarışı kazanan küçük hayvanlar olmuşlar.Büyük hayvanlarda grup olmanın önemini öğrenmişler.

       HAVUÇ BAHÇESİNİ KİM BEKLEYECEK?:Topkuyruk tavşanın havuç bahçesinde yetiştirdiği havuçlar dillere destanmış.Bunu duyan hırsız kargalarda hiç dururlar mı?Hemen gelmişler.Topkuyruk yokken bahçeyi talan etmişler.Tavşan bunu görünce anlamış ki hırsız kargalar gelmişler.Ve artık gece gündüz nöbet tutmaya başlamış ama geceleri nöbet tutarken uyuyormuş.Ve kargalar yine talan etmiş.Tavşan artık dayanamayıp arkadaşlarından yardım istemiş.Hepsi sırasıyla nöbet tutmuşlar.İlk nöbeti ayı tutmuş .Hırsız kargalar ne yapıp ayıyı da oyalamışlar.Sonra da yine geri kalana hayvanları. Tavşan düşünmüş taşınmış ve aklına bir fikir gelmiş.O gün arkadaşlarını da toplayıp bir korkuluk yapmışlar.Hırsız kargalar geldiklerinde korkuluğu görmüşler.Onu kandıramamışlar da uyutamamışlar da  ve sonunda vazgeçmişler. Artık bahçe daha korunaklı olmuş.

      TERZİ KIRPIKÇI TİLKİ:Ormanın terzisi leylek havalar soğuyunca göç edince orman terzisiz kalmış.Tilki ise  fırsat bu diye kendine terzi dükkanı açmış.Bunu duyan su aygırı çok mutlu olmuş.Diğer hayvanlarla birlikte terziye gitmişler provalar yapılmıştı.Tilkide çok düşük fiyata satış yaptığı için kumaşlardan kırpmış ve kumaş dükkanı açmış.Gelen hayvanlar kıyafetlerinin küçük olduğunu görünce şaşırmışlar.Derken kaplanın koşun koşun sesini duymuşlar.Bir bakmışlar ki tilki kendi kumaşlarını satıyor. Bunun üzerine su aygırı tilkinin tüylerini kırpmışlar.Tilki de utancından tüyleri uzaya kadar dışarı çıkmamış.

       SÜSLÜ KAPLAN:Kaplanın biri bir gün gezinirken bir tarak bulmuş.Tarağı yerden almış ve tüylerini taramaya başlamış.Onu gören herkes tüylerine hayran kalmış.Bundan sonra kaplanın işi gücü tüylerini taramak olmuş.Sabahtan akşama kadar tarıyormuş.Artık tüylerinin bozulmasında korktuğu için ne avlana biliyormuş ne de su içe biliyormuş.Kaplanın artık karnı gururldamaya başlamış.Kendi kendine düşünmüş yoksa hasta mıyım? diye.Bir gün tüylerini taradığında tüylerin avuç avuç döküldüğünü görmüş.Kaplan sonunda tarağını fırlatıp bir göle atmış.Yine eskisi gibi hızlı ve çevik olarak avlanmış.

M.Elif CANLI

6/A

"NARİN" KİTABI ÖZETİ
      Yine o klasik geç kalmalarından birisini yapmıştı. Her seferinde minyatür dersine geç kalıyordu. Fakat bu sefer geç kalmasının ilginç bir nedeni vardı. Her gün önünden geçtiği ıhlamur ağacının dibinde kısa boylu, yaşlı ve tombul bir adam duruyordu. Adamın önünden geçerken onu bastonuyla durdurmuştu. Sonra adam Narin’e ismiyle hitap ederek nereye gittiğini sordu ve ona “Ben senin bildiğin ve bilmediğin her şeyi bilirim” dedi. Ayrıca son olarak da “Bazıları tıpkı benim gibi bir an için vardır. ” dedi ve kayboldu.

      Olanları Güve Usta’ya anlattı. O da Narine bu adamın minyatüre başlayan herkese göründüğünü ve adının ise Baston Nakkaş olduğunu söyledi. Sonra da hikâyesini anlattı Baston Nakkaş’ın

       “Baston Nakkaş eskiden ülkesinin en iyi nakkaşlarından birisiymiş. Bir gün çok sevdiği yaşlı bir hocaya hediye etmek için fildişi baston üzerine muntazam bir minyatür işlemiş. Bunu duyan diğer saray nakkaşları Baston Nakkaş’ı hemen padişaha şikayet etmişler. Padişah da çok sinirlenerek askerlerine Baston Nakkaş’ın ellerini kesmelerini emretmiş. Emretmiş emretmesine de emir yerine getirilememiş. Çünkü bu olaydan son bir daha Baston Nakkaş’ı da bastonu da gören olmamış.”

      Narin Güve Usta’ya Baston Nakkaş’ın neden bazen ortaya çıktığını sordu. Güve Usta da ona Baston Nakkaş’ın görünmesinin iyiye işaret olduğunu, gören kişinin hayatında dönüm noktaları olacağını ve bundan sonra başına geleceklere dikkat etmesini söyledi.

      Narin eve gidince bir minyatür yaptı. Minyatürü ancak geceye tamamlayabildi. Sonra da yattı. Sabah uyandığında gördüklerine inanamadı.  Dün gece bitirdiği minyatürün figürleri kaybolmuştu. Sonra oturup figürleri yeniden çizmeye başladı. Bir yandan figürleri özenle çiziyor, bir yandan da figürleri Baston Nakkaş’ın sildiğini düşünüyordu. Figürleri bitirdikten sonra yatağına uzandı ve uyumadı. Sonra birden masanın üzerinde hareket eden beyaz beyaz şeyler gördü. Gidip yakından baktığında ise bunların figürleri olduğunu anladı. Dışarı doğru gidiyorlardı. Hemen onları takip etti. Bir levni halısının üzerine geldiğinde halı birden havalandı. Onu Minyatürk’e getirdi. Biraz gezdikten sonra güneş doğmaya başladığında figürlerin kaybolduğunu gördü. Eve dönmek için halının yanına gitti ama halı yoktu. Yerde rulo halinde bir kağıt buldu ve aldı. Tam o sırada birden bir şey onu havaya kaldırdı ve bir müddet sonra da odasına bıraktı. Uyuya kalmıştı. Sabah uyandığında kağıdı açtı ama okuyamadı. Kâğıdı annesinin halası Nermin Halaya götürdü. Ona olan biteni anlattı. Kağıtta bir ferman yazılıydı ve ferman Osmanlıcaydı. Fermanda;

       “Geleceğin minyatür ustası Narin’e,

Bu yola hoş geldin. Bu yol kolay işler peşinde olanların, sahte işlerle uğraşanların, sevgisiz iş yapanların yeri değil. Uzun ve zor fakat sevgi dolu bir yol. Bu yolda yürümek istiyorsan kendine ve minyatür meleklerine güven. Bu yola Haydarpaşa Garı’nın minyatürünü yapmakla başlayacaksın. İlk adımın budur. Bol bol yolcu çiz. Yolun açık ola.”

BASTON NAKKAŞ

      Eve dönerken omuzlarından bir ses duydu. “ Minyatür melekleriyiz biz, seni korumak görevimiz, “ duman ” dersen geliriz “kül”  dersen gideriz.” Narin onlarla tanıştıktan sonra kül dedi ve onları gönderdi.

      Ertesi gün Haydarpaşa Garı minyatürüne başlardı. Günler sonra tamamladı ve masanın üstüne koydu. Gece uyumadı ve odayı terk etmeye başlayan minyatür yolcularını izledi. Bu kez halı yerine bir tren gelmişti. Kondüktör onu trene davet etti ve yine minyatürk’e geldi. Haydarpaşa Garı maketinin orada güneş doğmaya başlayınca figürler yine kayboldu. Trene bindi. Kondüktör ona kırmızı bir zarf verdi ama o anın heyecanı ile zarfı açamadı. Eve gidince uyudu ve sabah olduğunda Nermin Halasına gitti. Zarfı açtılar. Zarfta;

       “Geleceğin minyatür ustası Narin’e,

İlk adımı başardığın için tebrik ederim. Şimdi sıra ikinci adımda, Galata Kulesinin minyatürünü yapmanı istiyorum. Fakat sakın Matrakçı Nasuh’un minyatüründen kopya çekme. Kolay gele.”

 BASTON NAKKAŞ

      Galata Kulesini yapmakta biraz zorlandı. Ama sonunda bitirdi. Her zamanki gibi masanın üzerine minyatürü kendini ise yatağa bıraktı. Fakat uyuyakalmıştı. Sabah figürlerin yine kaybolduğunu görünce panik olmuştu. Tam o esnada kapı çaldı. Kapıyı Narin açtı. Yerde kırmızı bir zarf vardı. Hemen açıp okudu. Zarfta;

      “Geleceğin minyatür ustası Narin’e,

İkinci adıma çok iyi başlamıştın, ne yazık ki tamamlayamadın. Uyku tatlıdır biliyorum, o yüzden sana ikinci bir şans veriyorum. Bu sefer Süleymaniye Camisinin minyatürünü çiz ama sakın uyuyakalma. Aradığın sırrı yakında bulacaksın.  ”

  BASTON NAKKAŞ

      Narin çok sinirlenmişti. Hemen Güven ustaya gitti. Her şeyi anlattı. Ayrıca ekledi  “Baston Nakkaş’ın bana vermek istediği bir sır var ama ben onu bulamıyorum. ”

      Bunun üzerine Güven Usta ona bir tavsiyede bulundu. Bir dahaki minyatürünün konusunu kendisinin belirlemesini söyledi. Narin bu fikri beğenmişti fakat günlerdir düşündüğü halde konusunu bulamamıştı. Fakat bu durum kısa sürdü aradığı konuyu Nermin Halanın evinde bulmuştu. Gezegenleri, yıldızları ve uyduları çizecekti. Eve giderken dudaklarında yeni bir melodinin sözleri vardı.

 “ GEZEGENLER YILDIZLAR TÜM EVREN DANS EDİYOR… DANS EDİYOR… ”

                                                                                                                 ESRA KOCABAY
                                                                                                                 8/D

"ŞİRİN SİNCAPLAR VE YAŞLI ÇINAR" KİTABI ÖZETİ
 

Yaşlı bir çınar ağacının göbeğinde yaşayan şirin bir sincap ailesi vardır. Bu ailenin üyeleri Kırçılkuyruk, Topkuyruk, Dişlek, anne, baba ve Zıpzıp’dır. Bu ailenin kuralları olduğu gibi şakaları da vardır. Kırçılkuyruk kardeşleri ve arkadaşları her sabah Karamuk Kümeleri’nin ardında buluşur. Burada en çok sevdikleri işi yaparlar; kitap okurlar. Eğlenirler, yemek yerler, kitap değiş tokuşları yaparlar ve aynı düşünceleri paylaşırlardır. Başka zamanlar ise Kırçılkuyruk, Zıpzıp ve ninelerinin komşusunun kızı Sarı ile birlikte karşı dağlara giderler. Dağlardan tüfek sesleri gelince korkup kaçarlar. Kendi ceviz ağaçlarını yetiştirmek için can atarlar. Komşularına şirinlik yaparlar. Onların torunlarının oynadığı saklambaç, köşe kapmaca, uzuneşek, göçek, yıkık, birdirbir, seksek oyunlarını izlerler. Arada annelerine söylemeden uzak yerlere giderler. Bilmedikleri yerlere gidince başları belaya girer. Bir bakar kötü bir adamın elindedir. Karanlık bir koliye hapsedilmiştir. Küçücük tatlı bir oğlan onu beslerken o elini dişleyip kaçamıyordur. Ailesini özlüyordur. Sonunda dayanamayıp pencereden kaçıyordur. Yolunu kaybedip bir tavşana soruyordur. Akşam oldu gel bizde kal deyince konukları oluyordur. Sabah olunca yola koyuluyordur. Dereyi takip edip en sonunda Yaşlı Çınar Ağacı’nı buluyordur. İlk Dişlek’i görüyor ardından onu aramaya çıkan ailesi dönüyor ve mutlu sona kavuşuyorlardır…
RÜMEYSA DAŞTAN
5/C

"KIRMIZI OTOBÜS" KİTABI ÖZETİ
 

Yolcuları bir de otobüsün ağzından dinleyin!

 Benim adım yok, numaram var; 919! Ben bir otobüsüm. Garaj adını verdikleri kocaman, upuzun hangar türlü bir yerde gecelerimi başka otobüslerle birlikte geçiriyorum. Onların adları var. Her biri karnındaki motorunun markasıyla anılıyor:  Skoda, Mercedes gibi, İkarus, Bussing, Man gibi.  Sanırım önceden benim de bir adım vardı. Ama anımsamıyorum.  Çünkü beni  Rıfkı Usta yaptı.

Rıfkı usta öbür ustalar gibi değil. Çok beceriklidir. Bir gün otobüs işletmesinin müdürüne çıkıp “Beyim geçenlerde yolum düştü bizim otobüs mezarlığına gittim. Yığınla eski, hurda otobüs üst üste.  Bir önerim  var. Diyorum ki; izin verin şu mezarlığın içine bir gireyim onu ondan, şunu şundan, devşirip yeni bir otobüs yapayım size” demiş. Aklı ermemiş müdürün sonra peki demiş.  Rıfkı Usta günlerce otobüslerle haşır neşir olmuş, onu oradan bunu buradan derken ben çıkmışım ortaya. İlk halim çok çirkindi. Camlarım yoktu, boyanmamıştım. Ama Rıfkı Usta her şeyimi  düzelttirdi. Camcılara camımı taktırdı, boyacılara boyattı.

 Garaja geldiğim gün sefere çıkamamış ya da bakım için bırakılmış otobüslerin hallerini hiç unutamayacağım.  Herkes konuşmaya başladı. İrikıyım Man “ Bu da kimmiş böyle ?” diye homurdandı. Göğsü aslanlı Bussing “Kim bilir hangi ülkenin malı? “ dedi. Leyland “Hoş geldin” dedi.

“Ben hepinizim” dedim. Hepinizden bir parça taşıyorum, yalnızca yeni  İkarus’tan bir parçam yok dedim. Herkes kendi parçalarını tanımaya başladı.İlk sefer günüm temizlikçiler her yerimi sildiler. Boya eksiklerim giderildi ve hayır duaları edildi. Rıfkı Usta denemek için direksiyon başına geçti. Her şeyim tıkır tıkır çalıştı. Dışarıdakiler Rıfkı Usta’yı alkışladılar. Rıfkı Usta bir güzel tur attı. Müdürün sevinci gözlerinden okunuyordu.“Herkes binsin! Şöyle bir Atatürk Meydanı’na kadar dönüp gelelim.” Dedi.  Güzelce gittik. Mevsim sonbahardı. Yollar ıhlamur ağaçlarıyla süslüydü. Akşamları garajlarda güzel vakit geçiriyoruz. Sohbetler ediyoruz. Mesela

Leyland, İngiltere’den almışlar onu. Gelirken çok zorlanmışlar zorlu bir yolculuk geçirmişler.

 Bekçilerimizin dördü de yaşlı adamlar. On beş günde bir postaları değişir. İkinci dörtlüde iyi insanlardır. Biri çok yaşlıdır. Uykuyu sever. Son otobüs garaja girince hemen uyur. Bir gözü açıktır. Ama tavşan gibidir en ufak sese uyanır. Bir de kedisi vardır Fiço. Bekçi bir yere gitsin hemen arkasından gelir. Öbür bekçiler saat başı gelirken o iki saatte bir gelir.

 Özel toplama White’ın gelişiyle garajımız canlanır.  Onun görevi otobüs sürücülerini ve biletçilerini getirmektir.

 Ben bir pazartesi günü sefere çıktım. Emin Çoker diye bir sürücüm, Hasan Tuncer diye de biletçim vardı. Beni beğenmemişti. Yeni İkaruslardan gelmiş. Ondan beğenmemiş olacak. Biletçisi şoföre Eminaga diyordu. Eminaga marşımı bastı. Aslanlar gibi çalıştım. Hareket ettik…

Sabahları şehrin uyanışını izlemek çok keyiflidir. Önce tüm evlerin ışıkları kapalı, sonra tek tek yanıyor. Çok keyifli bir durum bunu izlemek. Günün başlama saatlerinde duraklarda iğne atsan yere düşmez. Sonra bir dağılıyorlar, çil yavrusu gibi. Son durak şenlik yeri sanki.

Günler böyle geçip gidiyordu. Ne insanlar tanıdım bir bilseniz. Hırsızı, kötüsü, iyisi.. Bir hırsızlık olayına dahi şahit oldum. Ama en iyisi çocuklar. Akıllarında varsa yoksa oyun hiç kötülük yok.

Akşamları Eminaga’nın büyük kızı sefertasıyla yemek getirirdi. Hasan’da mevsimine göre ya karpuz veya kavun, ya da 250 gr. Helva alırdı.

 Bir gün okul öğrencilerini kırlara götürdüm. Orada gülüp eğlendiler. Bir sıpa geldi yanlarına ürkerek. Çocuklar onu görünce yaklaşmak istediler. Ama sıpa korkarak geriye çekildi. Bir süre sonra çocuklar gölün etrafına toplanmış, bağırıyorlardı. Erkek öğretmen önde koştu. Sıpacık göle düşmüştü. Eminaga Hasan’a bir şeyler söyledi. Hasan’da çekme halatımı getirdi.

 Erkek öğretmen ceketini pantolonunu gömleğini çıkarttı. Sarı bir donu vardı. Çekme halatını beline bağladı göle atladı. Zar zor sıpayı çıkarttı. Sıpa kaçıp gitti…

 Bir akşam son seferimi yapmış garaja dönüyorduk. Yokuşlar  beni çok zorladı. Karbüratörüm tıkanıklık yaptı, motoruma benzin gitmedi ve durdum.

Eminaga çok kızdı. Beni orada bırakıp evlerine gittiler.

Gece bir kız bir oğlan el ele tutuşmuşlar, barınacak yer arıyorlar. Birden beni gördüler. Oğlan “içine girip uyuruz, sabaha kadar. Sabahta çıkıp gideriz” dedi.  Oğlan oto tamircisinin yanında çırakmış. Kurcalaya kurcalaya su depomun altındaki düğmeyi buldu, bastı kapılarım açıldı. Gece boyu orada kaldılar. Sabahleyin Rıfkı Usta çocukları gördü, uyandırdı. Neler olup bittiğini sordu, oğlan önce yalan söyledi, sonra doğruyu söyledi. Rıfkı Usta çocuklara ailelerinin kızmaması için elinden geleni yapacağına söz verdi…

 Akşam garajdayken Fiço yanında bir kediyle çıkageldi. Herkes uykudaydı bense dalmak üzere. Fiço’yu görünce seslendim. Önce korktu kim diye, sonra göz göze gelince rahatladı. Olanı biteni anlattı. Yanındaki kedi hamileymiş doğuracak yeri yokmuş, yer arıyorlarmış. “Bana gelin” dedim. Geçtiler. Pıtırcık’tan ve Fiço’dan ses çıkmadı. En sonunda Fiço’dan haber geldi. Pıtırcık 3 tane yavru doğurmuştu. İkarus “Gel Fiço yolculardan biri filesini unuttu içinde peynirde var ekmekte. Belki ette vardır. Hadi temizlikçiler gelmeden al !” dedi. Fiço bir çırpıda aldı geldi. Bir hafta sonra Pıtırcık Fiço’nunda yardımıyla çıkıp gittiler…

 Bir gün kötü bir haber geldi. Biletçiler kalkıyormuş. Artık kutular olacakmış. Bekçi gişesinden alınan biletler o kutulara atılacakmış. Bunu duyunca Eminaga çok sinirlendi ve üzüldü. Oturup dertleştiler, cigaralarını içtiler.

 Ayrılık vakti gelmişti.  White geldiğinde o eski uğultu olmamıştı. Herkes usulca arabasının yanına geldi. Hasan uzunca  benimle konuştu. Eğer ilerde yazar olursa ben ve Eminaga ile ilgili kitap yazacakmış. Benden sonra Eminaga ile de vedalaşıp garajdan uzaklaştı. Eminaga bana yaşlı gözlerle bakıp “Gidelim mi evlat ?“ dedi…
ALP ÖLMEZ
6/A


"İLK ROMANIM" KİTABI ÖZETİ
 

                   Sevin Okyay’ın ilk romanı babasının ona üstü ekoseli bir defter getirmesiyle başlar.Sevin 3 yaşından 10 yaşına kadar yazar, ortaya ilk romanı çıkar.Küçük Sevinin en sevdiği kitaplardan ilki Küçük Kadınlar.Adları Meg,Jo,Beth ve Amy olan dört kız kardeşin beşinci kardeşi gibi görür kendini.Onlardan en çok Jo’yu sever.Çünkü sadece Jo biliyordur onun kitapta olduğunu.Onlarla beraber  İç Savaş’ta ki babasını bekler ama aslında onun gerçek bir babası var.Sevin küçük, esmer bir kızdır.Saçları orta boy, gözleri kestane.Beşiktaş’ta bir evleri var.Sevin ve annesi sürekli kitap okuyorlar.Eğer dersi yoksa kendi başına da okuyabiliyor.Sevin takım olarak Beşiktaş’ı tutuyor.Jo’nun yanında diğer en iyi anlaştığı kişi ise Laurie.Sevin küçük, kara bir kızken yanına sarışın bir oğlan çocuğu veriyorlar.Sevine o senin kardeşin Selim diyorlar.Sarışın diyorlar ama ona göre Selim kırmızı.Sevin sarışınları ve kadınları hiç sevmiyor.Büyüyünce erkek olmak istiyor.Sevinin bir de küçük mavi bisikleti var.Hani babasının ilk binişte düştüğü ama sonra bir daha hiç düşmediği bisiklet.Sevin de başta düşüyor ama bine bine öğreniyor.Bir de Selim’i düşürüyor o bisikletten ama aslında Sevin’in suçu değil.Sevin çikolatayı hiç sevmiyor.Sadece doğum günlerinde yiyor.O da zorla.Sevi bazen babası gibi şiir yazıyor ama kafiyeyi pek tutturamıyor.Hiç bir zaman Eser Tunçbilek’in ki gibi olmuyor.Sevinler’in evinde bir sürü kitap var.Bütün kitapların içinde de Sevinin arkadaşları.Komediden drama hatta yasaklı kitaplar bile var.Sevin bir ara sandık karıştırırken Kafatası adlı bir kitap bulmştu,o da yasaklı kitaplardandı.Sevinin en büyük sorunlarından biri de sağı ve solu karıştırması.Ama sonra öğrendi.Sevin ‘in Kurban Bayramı öncesi kuzuları vardı.Adlarını İlhanla Ayhan’dı.Ama onları Kurban Bayramında kestiler.Sevin bu işe çok üzüldü,herkese küstü.Onları Kraliçe İzabo gibi öldürmek istedi.Ama yapmadı.Yapsaydı babası onu bir cesaretle çıktığı ama sonra yükseklikten korkup inemediği dut ağacından kurtaramazdı.Aslında annesi de onu kurtarmak istemişti ama Sevin annesine güvenememişti.Sevin sürekli hasta olurdu.Hasta olmadığı zamanlar arkadaşlarıyla oyun oynar.İp atlamak gibi.Bazen de ailesiyle beraber sürekli  konsere giderler.Sevin bir sürü şarkı bilir.Tıpkı en sevdiği karakterlerden biri olan Cyrano gibi.Cyrano fizikten anlar, felsefeyi sever ve sevdiği kız için şiirler yazar.Aslında Sevin Cyrano gibi daha çok iş yapmak isterdi ama sürekli hasta olurdu.Zatürree,zafiyet,zatülcenp…Hasta olmasın diye Sevini çok iyi beslemeye çalışıyorlar.Oysa Sevin yiye yiye hindi gibi olacağını düşünürdü.Hindileri sevmezdi ama daha çok kazları sevmezdi.Bazen onlardan korkardı.Ama herhalde Sevin Gülen Hanımdan nefret ettiği kadar kimseden nefret etmemiştir.Gülen Hanım onun nişanlısını (aslında babasının arkadaşını) yani Ertuğrul’u çaldı.Sevin Gülen Hanımın kim olduğunu öğrendiğin de çok kızdı.Bu yüzden onlara bir daha hiç gelmediler.Sevin bir de eşek Kadişon’u çok sever söylemeden geçmeyeyim.Öyle böyle derken Sevin defterin sonuna gelir.Aslında devam etmek ister ama defterin yazacak bir yeri kalmaz.Kitabın sonuna okuma listesini ekler.Küçük Kadınlar,Pal Sokağı Çocukları,İki Çocuğun Devri Alemi,Bir EŞEĞİN Hatıratı,Alice Harikalar Diyarında,Su Bebekleri,Küçük Prenses,Polyanna.En yakın arkadaşlarını, gizli hayatlarını barındıran; çocukluğuna şekil veren kitaplar…


"TOBIA VE MELEK"  KİTABI ÖZETİ

 

Dedesini seven küçük bir kız çocuğunun hikayesi…

Meraklı kız Martina dünyadaki dillerden eşyaların seslerine kadar birçok şeyi dedesine sorar dedesi de torunun sorularını onun anlayabileceği bir dille anlatırdı.

Ama ne yazık ki dedesi onlarla yaşamamakta idi. Zaten annesinin ve babasının kendisini sevmediğini düşünüyordu. Sadece Salı ve Perşembe günü gelen dedesi de bu aralar gelmemekteydi. Telefon etmeyi deneyen Tobia evde kimseyi bulamamıştı. Tobia adını sadece dedesi söylerdi.

Gelgelelim Martina’nın hayatına… Sekiz yaşındaydı sıkıcı bir apartmanda yaşıyordu. Annesi Margherita, babası Ugo idi. Hayatını renklendiren dedesiyle ödevlerini yapar, dışarı çıkıp sohbet ederlerdi. Ama bu renkliliği bir anda karartan anne ve babasına sinirlenirdi. Yatağının altına saklanan Martina, sözleri renklerle buluştururdu. Sarı:’’ Beceriksizin tekisin.’’ Beyaz:’’ Artık sana katlanamıyorum.’’ Kırmızı: ‘’Sen pis bir sarhoşsun’’ gibi cümlelerle evdeki durumu açıklıyordu.

Bir gün okuldan eve dönerken bir ses duymuştu. Bu ses akağacın sesiydi. ‘’Marti bak yapraklarım ne harika oldular.’’ Atkestanesi akağacın sözünü kesti hemen. ‘’Saçmalık, sen bir de benim meyvelerimin güzelliğine bak.’’ Bu laf atışmaları sırasında Martina’da bir tuhaflık olduğunu fark eden meşe, ‘’ Hey! Arkadaşımız Martina bugün tek. Dedesi nerede?’’ Martina aldırmadan ‘’ Hiçbir fikrim yok ‘’ dedi. Odasına girip, pencereye yanaştı. İki köpek koşuşuyordu. Bu dedesiyle oynamaktan en zevk aldığı oyundu. Martina küçük köpek Tobia olur, dedesi de onun sahibi. Şu an olsaydı yine oynarlardı diye düşünüyordu. Bir defasında da anne ve babasından kardeş istemiş, onlarda’’ Bir bu eksikti’’ diyerek Martina’nın hevesini kursağında bırakmışlardı. Bunu birçok hayvan isteyerek de göstermişti. Dedesiyle gittiği bir lunaparkta kırmızı balık kazanmıştı. ‘’Hiç yoktan iyidir’’ demekle yetinmişti.

Balığı aldıktan bir süre sonra Martina akvaryumun boş olduğunu gördü. Annesi ‘’Akvaryumu temizlerken balık lavabonun deliğinden kaçtı. Üzüldüğünü gören dedesi ona’’ Belki de arkadaşlarının yanındadır’’ diyerek bir umut ışığı oldu. Martina sevinçle ‘’Parktaki havuzdan mı söz ediyorsun? ‘’

Dedesiyle beraber aşağıdaki parka indiler. ‘’Aaa bu benim balığım, Primo! ‘’ Artık ailesinin yanında idi.

Günler geçmiş dedesi ortalıkta görünmüyordu. Gecenin bir saatinde kavga eden anne ve babasından bunalmş bir durumda iken yaprakları neredeyse penceresine girecek kadar olan arkadaşı atkestanesi ile dertleşti. ‘’Ben yalnızım sen de. Ama senin bacakların var, istediğin yere gidebilirsin. Diğer gün kimse eve uğramamıştı. Martina, atkestanesinin dediğini düşünüp, bir kez daha atkestanesi ile konuştu. Yapması gerekenin evden kaçmak olduğundan emindi. Atkestanesi ‘’Kader, kendi kendinle karşılaşmak için yürümen gereken yoldur.’’ Sırt çantasını alıp yola koyulmuştu. Otobüse binip insanların arasında kaybolan Martina, birkaç durak sonra yine o insanların arasında kaldırıma indi. Sıcak evinden soğuk sokaklara geldi. Sığınacak bir yeri yoktu. Köpeklerin olduğu bir dükkana girdi ama sahibi onu kapı dışarı etti. En iyi yolun bir çöp konteynerinin içine sırt çantasındaki battaniyeyi serip derin bir uykuya dalmak olacaktı. Gözlerine tutulan el feneri ve bir haykırışla uyandı. Yaşlı bir kadın başında dikiliyordu. ‘’Benim de çöpte ilk bebeğim oldu. Seni çöp kutusuna bıraktıklarına göre, seni istemiyorlar.

Başını önüne eğen Martina’yı alıp şato gibi bir yere getirdi. ‘’Burası neresi’’ diyen Martina aldığı cevap karşısında şaşırdı. Kadın ‘’Yitik Şeyler Krallığı’’ demişti. ‘’Başkalarının yüzüne bile bakmadığı şeyleri alıp getiriyorum. Buraya gelen şeyler sonsuza dek buradan çıkamazlar. Bayan Rattosa Turlucchi Martina’yı odasına götürdü. Odasına girip ağlamaya başlayan Martina’yı gören Athos adındaki tavşan onu bir nebze olsun sakinleştirdi. Ona Pina’nın öyküsünü anlatmaya başladı. ‘’Gençken birine aşık olup, evlenmişler ama ne yazık ki üçüncü çocuktan sonra adam denize açılmış ve bir daha dönmemiş. Dışarı atılmış ondan sonra da kimsenin istemediği şeyleri toplamaya başlamış.’’ Sabah polisler Yitik Şeyler Krallığı’na gelmişlerdi. Martina kaçmaya başlamıştı. Bir metro başlangıç durağındaki boşluk alana girip, dinlendi. Yanına aldığı dedesinin kaşkolunu ve atkestanesinin söylediği kibritleri çıkardı. Kibriti yakmaya çalıştı. Bilet makinesinden ışık bulutu yükseldi ve bir figür oluştu. Bu insana benziyordu. Ama havadaydı. Koruma görevlisi mi, Alaaddin’in cini mi neydi bu? Kanatları vardı. Kanatlı bir ninja olmalıydı. Ama yanlış cevaplardı bunlar. O Martina’nın beyaz koruyucu meleğiydi.  Uyandığında herkes oraya buraya koşturuyordu. Meleği sadece Martina görebilmekteydi. Melek tekrar oraya döndüğünde Martina’dan gözlerini kapatmasını istedi. Onu bir sürü meleğin olduğu yere götürdü ve ne yaptıklarını anlattı. Ve sonra gözden kayboldu.

    ‘’Kaderini bulabildin mi?’’ dedi dedesi. Dedesinin yanında iki koltuk değneği bulunuyordu. Son buluştukları gün araba çarpmıştı. Annesi ve babası Martina’yı çok özlemişlerdi ve artık eskisi gibi değillerdi. O yokken neler olmuştu neler? El ele tutuşup eve geldiler. ‘’Hoş geldin Marti. Bir arkadaşın seni sordu,’’ dedi atkestanesi. ‘’Nereden buldun beni Athos? ’’ ‘’Koklaya koklaya buldum,’’lmez.’’