Google+ Followers

31 Aralık 2013 Salı


EFEKT: Cadde gürültüsü

NEVZAT: Hamdi. Hadi sen biraz bağır, yolcular toplana dursun, ben bir çay içip geliyorum.

HAMDİ: (Uzaklaşarak) Tamam abi.

NEVZAT: Şevki... Amorti Şevkiii, gel buraya.. Bana bir çay kap gel len.

ŞEVKİ: Emin misin abi?

NEVZAT: Ne demek ulan şimdi bu?

ŞEVKİ: Şu demek, çaya zam geldi.

NEVZAT: Yalan söyleme, yalan söyleme... Ben Anadolu çocuğuyum, yılandan korkmam yalandan korktuğum kadar; Akşam Reha Muhtar’ı, Ali Kırcay’ı, Ahmet Hakan’ı, Defne’yi, hepsini dinledim. Hiç biri çaya gelen bir zamdan bahsetmediler.

ŞEVKİ: Petrole, akaryakıta zam geldi ya abi.

NEVZAT: Eee?

ŞEVKİ: Akaryakıt ve petrole zam gelince her şeye zam gelir. Biz de çay fiyatlarını artırdık....

NEVZAT: İyi de oğlum, verdiğin çaylarda bir benzin tadı alamıyoruz.

ŞEVKİ: Tüp neyle çalışıyor sanıyorsun abi? Siz de taşıma ücretlerine zam yapıyorsunuz.

NEVZAT: (Kızarak; elini ona vurur gibi) Ülen biz her hafta mı zam yapıyoruz?

ŞEVKİ: Petrol ürünlerine her hafta zam geliyor ama abi, zam gelmediği hafta da Akaryakıt Fiyat İstikrar Fonu kesintisi arttırılıyor.

NEVZAT: Ülen, zaten gözlerin yollarda böyle bekliyorsun; “Bu haftaki zam nerde kaldı, çok gecikti, acaba yolda başına bir şey mi geldi” diye,

ŞEVKİ: Abarttın be abi!

NEVZAT: (Sertçe) Şevki bana üç şekerli bir çay getir şevki?

ŞEVKİ: Son şeyin mi abi?

NEVZAT: Neyim mi?

ŞEVKİ: Son kararın mı?

NEVZAT: La git!..

ŞEVKİ: (Gülerek kaçar) Tamam tamam getiriyorum. He he heee...





2/



ŞEVKİ: Buyur abi, günlük olağan çayınızı getirdim... Afiyet olsun.

NEVZAT: Ülen Şevki bir de “mı acaba” deseydin var ya, alacaktım ayağımın altına.... Ne dikiliyorsun başımda... Aııhh ver bakayım len şu elindeki gazeteyi.

ŞEVKİ: Ama abi daha manşetine bile bakmadım.

NEVZAT: Hadi hadi sen müşterilerle ilgilen...

ŞEVKİ: Tamam ama ne olursun bu sefer bulmacasını çözme?

NEVZAT: Tamam çözmem için rahat olsun... (Çayını karıştırır, gazeteyi açar) Bakalım.. O ne len... (Okur gibi) “Kemal derviş tenis oynadı”. (Çayından bir yudum alır - çay için-) Ohaa oha bu ne len, bu dudak payı ne len?.. Merdivenle mi ineceğiz çaya, ülen Şevki çaycılık stajını Mozambik’te mi yaptın be... (Gazeteyi tekrar düzeltir) Bakalım ne var başka, hah... (Okur gibi) “İstanbul, 2008 olimpiyatlarına aday olamadı. Olay Kadıköy Çarşı Esnafında şok etkisi yaptı. ‘Avrupa Avrupa duy sesimizi’ sloganları eşliğinde sokaklara dökülen Çarşı Esnafını, Olimpiyat Komitesi Yetkilileri: ‘kontenjanlar dolu olduğu için 2008’e aday olamadık ama, 3816 Olimpiyatları için büyük bir ümit taşıyoruz’ diyerek sakinleştirdi.”

ŞEVKİ: Abi, çay parasını tahsil edelim.

NEVZAT: (Cebini yoklar) Ana hiç bozuk para kalmamış... Geçerken vereyim.

ŞEVKİ: Defter de epey kabardı bak abi!

NEVZAT: Ulan ülkenin dış borcundan daha mı fazla be.

ŞEVKİ: Ama abi?

NEVZAT: Topu topu 30 bardak çay borcumuz var, yaptığın muameleye bak be. Ulan ben IMF miyim de tak çıkarıp vereyim, istediğin parayı.

ŞEVKİ: Lamı cimi yok abi, bu sefer kesin alacağım çay parasını!

NEVZAT: (Sakin) Şevkiii... Amorti Şevkiiii, yaklaş sana ne diyeceğim. Hani şu Naciye var ya, senin sözlün.

ŞEVKİ: Eveet

NEVZAT: Onun annesi var, Bedriye..

ŞEVKİ: Eveeeet

NEVZAT: Senin müstakbel kaynanan... Bedriye hanım Kadıköy’deki işine kimin minibüsüyle gidip geliyor...

ŞEVKİ: Eeiii?...

NEVZAT: Otoban Nevzat’ın elbette ki. Bak Amorti Şevki, seninle bir Stand by anlaşması yapalım.

ŞEVKİ: Beni katakulliye getirmeyeceksin di mi abi?

NEVZAT: Getirir miyim Amorti Şevki? Bak işte anlaşma; ben Bedriye Hanım’dan minibüs parası almayacağım, sebebini sorarsa da Amorti Şevki alma dedi diyeceğim.

ŞEVKİ: “Şevki” de; Amorti şevki deme.

NEVZAT: He tamam, sen de buna karşılık benim borçları sileceksin; anlaştık?

ŞEVKİ: Anlaştık he he... Gazete sen de kalabilir abi, bulmacayı da çözebilirsin.

NEVZAT: Ulan Peşin parayı duyunca nasıl yamıştın... Hadi bana eyvallah.



3/



EFEKT: Cadde gürültüsüne çığırtkan sesleri karışmıştır

HAMDİ: Hadi Aksaray Aksaray Aksaray

NEVZAT: (Uzaktan yaklaşır) Ulan sen deminden beri “Aksaray” diye mi bağırıyorsun lan?

HAMDİ: Aksaray Aksaray.... Ne oldu abi?

NEVZAT: Olum Aksaray iki ay önceki hattımızdı Lan. Şuralara, şu çevrene bir baksana lan burası neresi?...

HAMDİ: Anaaa.... Abari!..

NEVZAT: İndir içerdeki Aksaray yolcularını... Olum ben sana boşuna mı veriyorum lan, üç ayda yirmi milyonu, iki aydır öğrenemedin... Kadıköy diyeceksin, Kadıköy’e varınca da “Üsküdar” diye bağıracaksın.





4/



HAMDİ: Hadi Üsküdar Kadıköy, Aksüküdar Akkadıköy Aks Üsküdar.

NEVZAT: Ben ne Yapayım lan seni Badanaj Hamdi? Hadi söyle ne yapayım şimdi?

HAMDİ: (Hüzünlenir) Abi ne bağırıyorsun ya, kaşında Teke Tek Programı konuğu mu var? Ağzım alışmış işte, diyemiyorum.

NEVZAT: (Yatıştırmaya çalışır) Canım canım... Hadi aslanım, dersin sen. Ben seni diksiyon kurslarına yollayacağım. Gülgün Feyman’dan ders aldırtacağım. Reha Muhtarlar, Ali Kırcalar ders verecek sana.

HAMDİ: (Sevinir) Gerçek diyorsun, değil mi abi?

NEVZAT: (Kendi Kendine) Hıh diksiyon kurslarına gönderiyim, ondan sonra Ana Haber Bülteni Spikeri ol bizi kazıma.. (Hamdi’ye) Hadi aslanım, hadi Badanaj Hamdi’m benim, yaparsın sen, söylersin sen.

HAMDİ: Nevzat Abi, Bir şey diyeceğim, ben yine iyiyim biliyor musun?

NEVZAT: Tabi iyisin oğlum.

HAMDİ: Bizim bir muavin arkadaş vardı, İzmarit Avni,

NEVZAT: Tanırım, Bir ara Sumsuk Zihni’nin yanındaydı.

HAMDİ: O abi, “Yukarı Dudullu Halâskârgazi”diyemediği için işten atılmış biliyor musun? “Git adını söyleyebileceğin bir hatta çalış” demişler.

NEVZAT: Ben biliyordum yeteneksiz olduğu.

HAMDİ: Hadi söyle “Yukarı Dudullu Halâskârgazi”

NEVZAT: “Yukarı Dudullu Halâskârgazi”.

HAMDİ: “Kara kartal sarkar dal kalkar; dal sarkar kara kartal kalkar”, hadi söyle..

NEVZAT: Len de git işine’

HAMDİ: Kadıköy, Kadıköy!

NEVZAT: İyi bağır yolcu gelmiyor, İyi bağır da yolcular toplansın. (Kendi de bağırır) Hadi Kadıköy. Kadıköy, Kadıköy.. Böyle bağıracaksın.

HAMDİ: Üsküdar Kadıköy, Kadıköy....






Bu bölüm “Şoförsem Günahım Ne” adlı oyunumun birinci bölümünden.



ÖNCEKİ SAYIDA NE YAZMIŞIZ



BULMACA BULDURMACA



1/

EFEKT: Kuş cıvıltıları

NEVZAT: Hamdi, söyle bakalım; bir renk?

HAMDİ: Sarı.

NEVZAT: Sa...rı... Sarı uymuyor.

HAMDİ: Kahverengi.

NEVZAT: Kah..ve...ren...gii.. Üç harf eksik kaldı.

HAMDİ: O zaman “neskahverengi”.

NEVZAT: Nes.. kah.. veren...gi... Oldu lan... Dur bakalım bu “Kö” neymiş. Altının ikisi, bir nota... Kö diye bir nota var mı lan Hamdi. Orhan babadan böyle bir nota duydun mu sen hiç?

HAMDİ: Orhan Baba’dan duymadım da, kıpraşımlı bir sanatçı var ya ondan duymuş olabilirim. Ha Azer Bülbül..

NEVZAT: Dalga geçme. Şurada, ayda yılda bir gazete bulmuşuz, ayda yılda bir bulmaca çözüyoruz içine turp suyu sıkma.

HAMDİ: Ha hatırladım abi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Devlet Konservatuarı yaylı sazlar bölümü, müzikte yeni arayışlar yapıyordu, gazetede okudum... onlar bulmuş olabilir... bu kadar aradıklarına göre, bulmuşlardır dokuzuncu notayı herhalde.



2/

NEVZAT: Hayda şurada da bir ZB çıkmış.. Bakalım... Yukarıdan aşşa beş... bir element.

HAMDİ: ZB, zibidinyumun simgesi abi, duymadın mı hiç?

NEVZAT: Zibidinyum mu? Neyse Nil’in kenarında yetişen ve milattan önce yaprakları kitap malzemesi olarak kullanılan bir kamış türü?

HAMDİ: Şeker kamışı

NEVZAT: şe.. ker.. kamı...şı ... ı sığmıyor...

HAMDİ: Siyah kareleri yanlış yere koymuşlar abi yine, üstüne yaz sen “ı”yı .

NEVZAT: Tamam uzatma da şu “ÖM” neymiş ona bakalım.

HAMDİ: Tersi milattan önce....

NEVZAT: Yok.... Ne bu... “Ömerikyumun simgesi”. İyi valla okulda bize öğrettikleri 114 element vardı. 200’e çıktı.

HAMDİ: Ne diyorsun abi sen! Bilim hızla ilerliyor. Demek ki Ömer adında biri bulmuş, Bir Türk, helal olsun.

NEVZAT: Helal olsun valla. Ben de diyordum, niye kitaplarda yazmaz bu elemen?... Bir Türk buldu ya..

HAMDİ: Abi biz zehir gibi milletiz bir aslında. Bu NASA’nın Apollo 11 var ya, uzaya gönderdiler; bizim Kaportacı kazım yapmış. Projesini de kroki Nuri çizmiş de söylemiyorlar saklıyorlar.

NEVZAT: Hamdi, boğaz köprüsünün altında var ya hazineler varmış lan . Bizim Dedektör Tevfik ben çıkarıvereyim demiş de Japonlar izin vermemiş. Köprüyü onlar yaptı ya...

HAMDİ: Kendileri götürecekler

NEVZAT: Tersi kozmonot. Bunu bilmeyecek ne var; astronot.. Hah astronot, dedin de aklıma geldi. Niyazi amcanın yurt dışında okuyan bir oğlu vardı.

HAMDİ: Cemalettin,

NEVZAT: Heee. Niyazi amca; “oğlum astronot olacak” deyip duruyordu. Ne olmuş, Cemalettin astronot olmuş mu?

HAMDİ: Geçen Niyazi Amca’yla sanayi de karşılaştık, Cemalettin astronot “olmuş".

NEVZAT: Yapma Len Hamdi, nasıl olmuş, o kadar kolay mıymış?

HAMDİ: Torpil Nevzat Abi, torpil. Okuldan Amerikalı yakın bir arkadaşı George Dabılyu Bush’un emmisinin oğluymuş. Adam NASA’da işe guyuvermiş Cemalettin’i. Öğle yemeği bedava, sigarasını da cebine koyuvermiş, tam gün de sigortasını yapıvermişler... Cemalettin paraya para demiyormuş.

NEVZAT: Ya ne diyormuş?

HAMDİ: “Paya” diyormuş, herif “r”leri söylemiyordu ya abi... Niyazi amca iki hafta önce oğlunun ziyaretine gitti ta Amerika’lara. Cemalettin, Niyazi Amca’yı Yankiler’le Losencılıs takımının beysbol maçına bile götürmüş. Göndermeden iki gün önce de Niyork Numune Hastanesinde baştan ayağa bir kontrolden geçirttirivermiş. Ha uçağa bindirirken de bin dolar kuyuvermiş cebine. Niyazi amca; “yok oğlum gerek yok” dediyse de, “al baba yav” demiş. “kulak arkası yaparsın” demiş.

(Birlikte gülerler)

30 Aralık 2013 Pazartesi

İki satıcı bir takım eşyalar satıyorlar. Birbirleriyle kıyasıya yarış içindeler. Bu sırada üç turist gelir. Amaçları turistleri kazıklamak ve her şeylerini ellerinden almaktır. Ama sonuçta kurnaz Türkler, turist kılığındaki diğer kurnaz Türklere yenilirler.

SATICI I : hanımlar. Beyler, bayanlar! Heeyy merdivenden kayanlar, takısız kalanlar, takıya merak salanlar. Buyrun.

SATICI II : Hey yandaki keriz! Bendeki derya, deniz … Geliniz, geliniz.

SATICI I : Sizden önce alanlar çok memnun kaldılar.

SATICI II : Ona gelenler geri dönemediler; çünkü kazık yediler, soyulmuş soğana döndüler.

(Bu sırada ileriden üç turist görünür.)

SATICI I : Aha bak karşıya. Turistler geliyor.

SATICI II : Bu turistler nedir ne yapmalıyız?

SATICI I : Onları hoşnut etmeliyiz. Yurdumuzdan hoşnut ayrılan her turist bizim yeni dostumuzdur. Mesela yani…

SATICI II : Gel, gel, come, al bu kazaklardan. Bak. Clinton da buradan giyiniyor.

SATICI I : Come nedir lan?

SATICI II : Ben de anlamadım. Come yazıyorlar, kam diye okuyorlar, sonra da gel demek istiyorlar.

SATICI I (Anlamış görünerek…) : Haaa! (Seyirciye dönüp..) Bir şey anlamadım amma…

CLARA : Hello, How are you?

SATICI II : Ne var yahu?

MARY : Hello

SATICI : Hela mı? Hela bu tarafta.

ELIZABETH : Hello my name is Elizabeth.

SATICI II : Ne diyo lan bu? Küfür mü ediyo yoksa?

ELİZABETH : Oh my godd!

SATICI I : Ne diyon sen manyak?

İki satıcı neden manyak diyorsun diye kavga ederler. Bu sırada turistler tezgahtaki malları aşırmaya başlarlar. Satıcıların aralarında da şunlar söylenir:

SATICI I : Turizm sevgi ile büyür.

SATICI II : Ne lan çiçek mi bu?

SATICI I : Turizm kalkınmanın anahtarıdır.

SATICI II : İngiliz anahtarı mı bu?

SATICI I : Bir memnun turist, bin turist yollar……

Bu arada her şeyi alan turistler kendi aralarında konuşurlar.

CLARA : Ben bunlar kadar enayi satıcı görmedim hayatımda.

MARY : Şu İnek Şaban kılıklı, bana melûl melûl bakan adamı soyup soğana çevirmek için can atıyorum.

ELIZABETH : Cep telefonumun kontöre, cüzdanımın paraya, benim de heyecana ihtiyacım olmasaydı sizinle bu aptalları kazıklamaya gelmezdim. Neyse, tiyatroya devam.

MARY : Hey, frikik vermeyelim.

(Konuşmaya devam ederler.)

CLARA : What do you do?

SATICI II : Yattı uyudu. ( Satıcıya-seyirsiye dönerek…) Biz ortaokuldayken böyle derdik de…

MARY : Where are you from?

SATICI I : Bunu mu istiyon? Eti Form! Al bu da şirketten.

SATICI II : Aha! İyi uyanık ha! Beleşten mal verip müşteriyi çekmek ha! Müşterimi çalanlar, dünyaya nam salanlar, aha turistleri kandıranlar, turizmin kökünü kurutanlar…

SATICI I : Müşteri çalmadım, senin gibi kazık atmadım.

SATICI II :Peki dün yürüttüğün kazakları ne yaptın?

SATICI I : Yürütmedim kazakları, kandırmadım salakları, gel beraber uyutalım safları.

ELİZABETH : Dediğinizi duyduk, biz sizi soyduk, turistlere kazdığınız kuyuya siz koyduk.

Turistlerin üçü birlikte “Goog bye’” diyerek uzaklaşırlar. Satıcılara şaşırarak eşyalarını toplayıp turistlerin arkasından eşyalarını toplayarak hızla sahneyi terk ederler.



(Sakin bir ortam sahnede yine bir bank ve onun yanında çöp kutusu.bir adam bankın üstüne oturur ve elindeki dergiyi yada gazeteyi okumaya başlar,elindede bir çikolata varır çikolatayı yedikten sonra yere atar ve olduğu yerden uzaklaşır tam bu sırada diğer taraftan bir adam koşarak sahneye girer daha sonra sakinleşir garip garip gülmeye başlar bu adam tımarhaneden kaçmış bir adamdır ve sahnede kendi kendine konuşmaya başlar)

Mülayim:ne kadar tuhaf insanlar var çöp kutusu yanlarındayken bile onu umusamıyorlar(çöpü çöp kutusuna atar) ah bilseniz sizinle konuşmayı ne kadar özledim.tabi şimdi siz beni merek edeceksiniz.ya da sizle neden konuşmak istediğimi.... ben az ötedeki akıl hastanesinden kaçtım uhh çok yoruldum deminden beri sizlerle konuşmak için bir sürü adamı peşime taktım.efendim ben mülayim bakan gördüğünüz üzere sürekli bakıyorum efendim çünkü bakmak bazen görmekten daha güzeldir çünkü bazı insanlar görmeyi şeytanlık yapmak zannetmiştir bugüne kadar hep birilerinin menfaatlerine bakmıştır insanlar ve bakmakla yetinememişler aynı zamanda görmüşlerdir ve maalesef gördükleri şeyleri sahiplenmişlerdir işte bunların kurbanlarından biriyim hemde hiç beklemediğim insanlar tarafından dolandılırıldım (güler)karım beni aldattı bununla da yetinmeyip bankadan paralarımı çekip kaçtı,amcamın oğlu dükkan açmıştı bende ona kefil olmuştum battı parayı ben ödedim ve dolayısıyla ben battım niye güldüğümü merak ediyorsunuz ee deliyim ya gereği gibi davranıyorum ama deli olduğumdan utanmıyorum çünkü ben bu hayatı deli olduktan sonra anladım her şeye sahip bir işadamıyken nasıl bir kimsesiz divane oluşumun içendeydi hayatın kendisi hatta bizzat resmiyle beraber sonra açtım elimi Allahım’a beterinden sakla yarabbim dedim çünkü bir zenginken fakir eden Allah neden daha kötüsünü yapamasın bunu anladım diğer sonradan anladığım şeyler gibi... ben zenginken hiç gözümü doyuramamıştım ama deli olduktan sonra sokaklarda açlıktan geberme nöbetleri geçirdiğim günlerde anladım doymak nedir.gözü başkasının menfaatini gören insanların sayesinde dedemin neden soyadımızı bakan koyduğunu öğrendim ve şükür duası ettim evet evet hatta şükür duası nedir onu öğrendim hayatımda hiç yaşamadığım ve yaşamak istemediğim paylaşmak duygusunu öğrendim sokakta benim gibi yalnız ve ıssız arkadaşlarımla,arkadaşlık nedir onu öğrendim... karşılıksız ve maddiyatın olmadığı arkadaşlıklarım oldu soğuk kıçımızı ısıttığız ateşin çevresinde siz hiç banka külübelerinde uyudunuz mu? Biliyorum uyumadınız ve uyumakta istemezsiniz herhalde,öyle güzeldi ki birlikte yedi sekiz kişi tıkış tıkış yatardık o kulübelerde ben çok memnundum bu durumdan!çünkü hayat arkadaşım diye rahat ve konforlu yataklarda yanımda yatan sahtekar kadınıda biliyordum.zenginliği gerçek hayat zannederdim hep ve parasız hayat yok derdim parasızlığı ölümle eşdeğer tutardım ama bence fakirlik ve sefalet benim hayat sandığım zenginlik yalanından daha gerçekmiş bunu öğendim(bankın arkasından bir adam geçer)

Adam:aa manyak mı ne? Kendi kendine konuşuyor kafası iyi herhalde

Mülayim:size de merhabalar efendim.evet sizinle konuştuğum zaman bana deli diyorlar çünkü insanoğlu birisiyle konuştuğu zaman karşı taraf cevap vermiyorsa sizi gören insanlar ya sizi deli zanneder yada karşı taraftaki konuşmayanı.

Ne demiştik işte ben doymak nedir deli olduğumu anladığım an herşeye doyduğumda akıl denilen servetimi yitirmiştim.ama başka bir akıl vermişti bana cenab-ı hak eskiden kafam hep paraya çalışırken para diye geberirken şimdi hayatın başka manevi güzelliklerine çalışıyor eskiden para deyince kendimi rahatsız hissederdim,huzursuz olurdum hep benim olmasını isterdim şimdi doyabileceğim kadar parayla daha mutlu olunacağını öğrendim.ama ben bunları zenginken göremedim(içeri bir adam girer)

Seyfi:ne konuşuyorsun kendi kendine be adam off bittim ben bittim

Mülayim:size de merhabalar efendim neden bittiniz hayrola

Seyfi:yakalandım polis her yerde beni arıyor

Mülayim:neden arıyor?

Seyfi:hortumculuk,vergi kaçakçılığı,ihaleye fesat karıştırma

Mülayim:muhteşem üçlü yani,çünkü bu vakaların birini yapan geriye kalan ikisini de yapıyor muhakkak

Seyfi:bari şöyle 2-3 yıl verseler de kurtulsam

Mülayim:merak etme kurtulursun zaten bu ülkede kim kurtulmamış ki sen kurtulamayasın ama kurtulmak dediğin zengin olup ve hırs yapmaksa bu bir kurtuluş mudur onu da bilemem

Seyfi:ne diyorsun be adam zaten bitmişim ben hem sen kimsin

Mülayim:ben arka mahalledeki tımarhaneden firar etmiş bulunan mülayim bakan..

Seyfi:hey Allah ım bizde derdimizi kime anlatıyoruz....

Mülayim:anlatmaktan utanmamalıdır insan.her zaman anlatmalıdır içindekini.eğer içine atarsa kendi kendini parçalar.insan anlatmakla bir şeyleri paylaşır derdini sevgisini anlatarak paylaşmalıdır ki bunu için verilmiştir ona anlatma yeteneği eğer anlatacaklarını içine atarsa neye yarar insan olmanın önemi.biz derdimizi anlattıkça o kadar rahatlarız ki bazen ağlarız bazen güleriz anlattıkça .aşık olmakta böyledir işte içindekini sevdiğine anlatmak ve her sevgi anlattıkça alevlenir aslında aşk rahat durmaz tek kişide o hep paylaşılmak ister derdinizi anlatın ki derman bulun derman buldukça kamçılanır insanın yaşama umudu.

(içerden genç bir adam girer)

Kemal(sessizce oturur):offfffff

Mülayim:size de merhabalar

Kemal:ne diyorsun yaa

Mülayim:ne oldu? Yoksa sevgilinden mi ayrıldın?

Kemal:aynen öyle Allah Allah!! Sen kimsin hemşehrim yavv

Mülayim:ben arka mahalledeki tımarhaneden kaçan mülayim bakan!!

Kemal:anlıyorum!

Mülayim:deli olduktan sonra en çok duyduğum laf!ee neden ayrıldın

Kemal:kimden!

Mülayim:sevgilinden

Kemal:babası vermedi kızı bana

Mülayim:ne kadar garip sanki babası evlenecek evlatlar sevdikten sonra bizlere bok düşer sözü ne kadar doğrudur aslında bizde iki kişinin aşkına onay vermek bir adettir bazen gerçekten sevenleri ayırırız bazen de birbirlerini hiç tanımayan iki kişiyi evlendiririz bunu anlamak gerçekten mümkün değil sevmek bir insanı tanımakla başlara halbuki ama sözlerle değil yada yüz güzelliğiyle değil göz güzelliğiyle gözler birbirine aşık olduktan sonra gerisi hikayedir çünkü gözler kalbin kapısıdır oradan içeri girebildiysen görünüş hiç önemli değildir işte aşk böyle başlar sonra kalpte bir heyecan başlar ne tıppın nede bilimin bilemediği bir salgıdır bu...

daha 17 yaşındaydım babamın sürekli çıkan tayinlerinden dolayı hep memleket değiştiriyorduk bu kez tayin Diyarbakır’a vurmuştu lise son sınıfa geçmiştim.. sınıfa girdiğimde herkes bana değişik biçimlerde bakıyordu.sonra sırama geçip oturduğumda tam çaprazımda oturan bir kız gördüm o kadar güzel bakıyordu ki esmer tenine yeşil gözüne öyle yakışmış ki sonra bir müddet bakıştık daha sonra bir hanım edasıyla çevirdi yüzünü bende utanmıştım o güne kadar hiçbir kıza o kadar uzun bakmamıştım aradan kaç teneffüs kaç ders geçti...sonra ben kalem isteme bahanesiyle yanına gittim o arada hiç anlayamadığım şekilde tanıştık bu tanışma bir süre sora arkadaşlığa sonra aşka dönüştü ömrümde hiç hissetmediğim duyguları yaşıyordum.ve şiir yazmaya başlamıştım aklıma o kadar güzel şeyler geliyordu ki onunla ilgili bir gün ona gül koparıp götürmüştüm gülü vereceğim sırada öğretmen bizi gördü hem benim ailemi hem de onun ailesini çağırdı okula babamda bir araba dayak yedim o da tabii kendimden çok ona üzülmüştüm çünkü o yeşil gözleri çok korkunç bir hal almıştı sonra bana görüşmek istemediğini söyledi ama yalan söylüyordu bu gözlerinden anlaşılıyordu sonra gecelerce ağladım gecelerce uyuyamadım çünkü aşık olmuştum sonra onunla evlenme kararı almıştım babamın verdiği harçlıkları biriktirip ona yüzük aldım günlerce okulda aç kaldım ama olsun ona aldığım yüzüğün bol gelmesinden korkmuştum.

Sonra aileme söyledim babam o gün beni yine iyicene dövdü yüzükte dayak yerken cebimden çıktı sonra harçlıktan kesti beni..ama ben kararlıydım onu alıp kaçıracaktım

artık okulun son günleri gelmişti sonra onu yanıma çağırıp evlenmek istediğimi söyleyecektim yaptım da okulun son günü karneleri aldıktan sonra elinden tutup kaçamak bir yere götürdüm elini tuttum ve birden elinde yüzük gördüm yıkılmıştım onu çoktan nişanlamışlardı o da ağlıyordu bende ve ağlayarak hıçkırıklarla terk ettim orayı....ama hiçte pişman olmadım çünkü aşık olduğumu hissettiğim zaman daha çok sevmiştim hayatı geleceğe daha sıkı sarılmıştım işte bu yüzden sevmelidir insan sevmek insanı kötüden şeytanlıktan saklar hayatın engellerinden daha çabuk daha zararsız geçirir insanı...

kemal:ağabey sen kiminle konuşuyorsun?

Mülayim:kendimle(Biri daha gelir,adam çok dertlidir birden koltuğa çöker)

Mülayim:ne oldu beyefendi sizin şikayetiniz nedir?

Serhat:(etrafında kilere bakar)bu adam da kim yav?sende kimsin kardeşim

Mülayim:ben arka mahalledeki tımarhane den kaçan mülayim bakan

Serhat:ee ne var

Mülayim: bugün herkesin başı dertte..yoo bir şey yok esasında sadece derdinizi merak ettim çok hüzünlü oturdunuz sadece bu yüzden

Serhat:şerefsiz ev sahibi gene kirayı artırmış memur maaşı gene azalmış evde huzur yok!oğlum okuyor para gönderemiyorum , sigaraya zam gelmiş,karım isyanlarda sanki bunların olmasını ben istemişim gibi daha ne olsun.......

Mülayim:anlıyorum kardeşim.görüyorsunuz değil mi yada anlıyor musunuz şu hayatımızı zehir eden şeye bazen yeşil oluyor, bazen sarı oluyor her dile göre isim değiştiriyor,o olmadan huzur olmuyor,o olmadan sevgi olmuyor ki buna hiç inanmıyoruz ama kendimizi kandırıyoruz,ve o olamadan hayat yaşanmıyor paradan bahsediyorum o yuvaları yakan çoğu zaman gözyaşlarını akıtan,ihanete sürükleyen,insanın aklına bin bir şeytanlık getiren şeyden

Eksik olduğunda bize eksik kelimesinin ne demek olduğunu hatırlatan bir anlamda.siz hiç parasız kaldınız mı desem çoğunuz bir yerde bir zaman yoksul olmuşsunuzdur yada hissetmişsinizdir belki bazılarınız hissetmemiş yada olmamış olabilir ama yoksul olmak parasızlık değildir sadece çok zengin olup ta parasızda olabilirsiz çünkü fikir yoksunu bir para geleceğin en büyük yoksuludur aynı zamanda zira az parayla mutlu olmakta bir mutluluktur.para kazanma işi biraz tanrının bize bahşettiği ama bizim kullanmaya denemdiğimiz aklı kullanmakla mümkündür aslında.düşünün sigara içmeyen bir insanın cebinde en az iki milyon kalır ve günde iki paket sigara içmeyen insanın cebinde haftalık yirmi sekiz milyon kalır bunu dört ile çarptığınız zaman ayda cebinize yüz on iki milyon kalır bunu yıl olarak hesaplarsanız bir milyar üç yüz kırk dört milyona tekabül eder ve işte bağımlılığınızın size cezası size yılda milyarla çıkıyor ve sizin verdiğiniz paralarla bu döngü dönüyor.hayatta her şey birbirine bağlı olayların devamıyla süregelmiştir virgülsüz bir cümle gibi sürekli devam eder her sebebin bir sonucu vardır ve her sonuç bir sebebe zemin hazırlar hayatta olayların etrafında döner güneşin dünya üzerinde döndüğü gibi olaylar öyle değişir ki siz güneşin o güzel dokunuşuyla mesut iken birden kış bastırabilir.. işte hayat böyledir.. mevsimlerin hızlandırılmış halidir ama unutmayın ki her kışın sonunda bir yaz ve her yazın sonunda bir kış vardır.işte gördüğünüz gibi nereden nereye geldik bir para bizi hayatın temeline götürdü.o bize her şeyi yaptırıyor. bu dünya yalancı cennettir diye boşuna söylenmiyor çünkü bu dünyada paran olduğu sürece cennet yaşarsın sevapların yerini para alır burada ama para dünyadan daha büyük bir yalandır çünkü sonu yoktur bir kere.para;bu dünyada sonu olmayan tek değerdir çünkü sıfır her ne kadar toplamada etkisiz eleman olsa da hayat için çok etkin bir elemandır. paranın bu yalancı hayat devam ettikçe sonu yoktur ama bizler hayatın sonunu görecek kadar uzun ömürlü olamayabiliriz.ve sizden son olarak şunu istiyorum(bankta oturanlara hitap ederek)her para kazanışınızda bir düşünün elinizdeki paralar kaç euro,dolar,pound sevaba denk gelecek kaç...

Buraya neden geldiğimi belki anlamamış olabilirsiniz.bu gördünüz banka ben her ay gelirim çünkü burası çok güzel bir yerdir insanlar gelir gider..ve hepsinin bir derdi bir şikayeti vardır onları dinleyerek kendimce şeyler söylemeye çalışırım ama kendimce kendimle çünkü benim hayatta yaşamam için gerekli bir şey yok aklını kaybetmiş bir insanım ben akıl hastasıyım en kaba tabirle ama istiyorum ki benim harcadığım akıl servetimi başkaları harcamasın istiyorum cebinize sadece paralarınızı koyun aklınızı değil.

Neyse efendim beni dinlediğinizi için teşekkür ederim zira hastahanedekiler beni merak ederler son olarak aşkı hayatın olduğu her yerde engelleri, sınırları tanımazca yaşatın ama parayı sadece paranın olduğu yerde yaşatın....sizde(banktakilere) seslenir

Hadi Allahaısmarladık.....



KOMUTAN : Hey, durun bakalım.
GELİN : Buyur kumandan.
KOMUTAN : Ne yapıyorsunuz burada?
GELİN : Cepheye, Türk ordusuna cephane taşıyoruz..
KOMUTAN : Allah emeğinizi zayi etmesin bacım, sizin hakkınızı bu millet nasıl öder?
GELİN : Şu düşmanı yurdumuzdan bir atalım da kumandan,boş ver sen bizim hakkımızı..
KOMUTAN : İnşallah bacım, bu düşmanın hepsini atacağız yurttan. Söyle bakalım, sen kaç yaşındasın?
GELİN : Şeeey, 18 yaşındayım.
KOMUTAN : Allah´ım, görüyorsun, genciyle yaşlısıyla, çocuğuyla kadınıyla hepimiz seferber olduk. Sen bizi muzaffer kıl..
GELİN : Amiiin..
KOMUTAN : Bacım, bu yaşlı teyze kim?
GELİN : O benim ninem. Oğlunun biri savaşta şehit oldu.
KOMUTAN : Peki şu oturan delikanlı niye bize hiç bakmıyor?
ANA : O benim oğlum evladım. Abisi savaşta şehit oldu.
KOMUTAN : Niye bize ilgi göstermiyor, yoksa bizi küçük mü görüyor?
ANA : Estağfurullah evladım, olur mu öyle şey?
KOMUTAN : Peki niye ayağa kalkmıyor da öyle gururla kurulmuş oturuyor...
ANA : Gururundan değil evladım, o da abisi gibi savaşa gitmişti, ama bir bacağını kaybetti cephede.. Ayağı iyileşir iyileşmez hemen tekrar cepheye gidip savaşmak istedi.Ama almadılar onu askere "bir bacağı takma" diyerek... KOMUTAN :Yaaaa....
ANA : Şu 18 yaşında olduğunu söyleyen taze gelin ve kucağındaki bebek de onun...
KOMUTAN : Niye konuşmuyor, dilsiz mi yoksa?
ANA : Hayır dilsiz değil. Kunuşabilyor. Ama vatanımız düşman işgalindeyken askere alınmamak ona öyle ağır geldi ki o gün bu gündür tek kelime etmedi kimseye...
KOMUTAN : Dur bakalım nine. Bir konuşalım bu Anadolu aslanıyla.
ANA : Boşuna yorma kendini evladım. Selamını bile almaz kimsenin.
KOMUTAN : Delikanlı, duyduğuma göre savaşta bir bacağını vatan uğruna vermişsin. Adın ne senin?
DELİKANLI :
KOMUTAN : Bu ne haldir bre...! Sen ne biçim askersin ki, karşında bir Türk komutanı var ve sen kılını dahi kıpırdatmadan oturuyorsun. Kalk ayağa !
DELİKANLI :
KOMUTAN : Bak yiğidim. Acını anlıyorum. Hangi Türk istemez ki bu zor zamanda cephede olmayı? Hangi Anadolu delikanlısı düşmana karşı şehitlik sevdasıyla coşmasın? Seni anlıyorum. Haklısın. Üzülmekte haklısın. Ama
yanıldığın bir şey var. ASLAN YARALI DA OLSA ASLANDIR... Bu topal halinle hiçbir işe yaramadığını sanıyorsun. Yanılıyorsun. Koşamasan da ata binebilirsin. Haydi kalk. Cepheye gidiyoruz.
DELİKANLI : Doğru mu? Bu söylediklerin doğru mu kumandanım? Sahiden beni yeniden cepheye götürecek misin? KOMUTAN : Evet, sana, senin gibi bir kahramana çok ihtiyacımız olacak.
DELİKANLI : Bu topal halimle mi?
KOMUTAN : Bir ayağın yok ama kanatların var ya... Bu yiğidi ata bindirin. Benim tüfeğimi de verin eline. Toparlanın gidiyoruz. Sağlıcakla kalın nine.
DELİKANLI : Şükürler olsun... Allah´ım sana şükürler olsun. Ana , ana kal sağlıcakla. Sen., sen de yavruma iyi bak köylü kızı. Ona babasının ve amcasının nasıl bir asker olduğunu anlat birgün... Sen de hakkını helal et. Ben artık komutanımla gidiyorum.
ANA : Uğurlar osun evladım....
GELİN : Gittiler ana. Haydi biz de yola koyulalım.
ANA : Doğru, yola koyulalım artık. Ama bu bulutlar da ne! Kızım yağmur yağacak. Cephaneler ıslanacak şimdi. Ne yapacağız? Yanımızda bir örtü de yok...
GELİN : Dur nine!
ANA : Kızım ne yapıyorsun? Bebeğin üstündeki örtüyü niye çıkarıyorsun? Hava soğuk! Üşütecek, hasta olacak zavallı...
GELİN : Bebeğin örtüsünü cephanenin üstüne örteceğim.
ANA : Ama bebek? Ya hasta olur, ölürse...
GELİN : Nine, nine! Bebek, benim bebeğim. Ama bu cephane millet malıdır. Ne yapayım ölürse! Vatan sağolsun!