Google+ Followers

10 Kasım 2013 Pazar

Küçük Ali






KİŞİLER
KÜÇÜK ALİ (Zeki bir köy çocuğu 12 yaşında) — ANA (iri yapılı bir Türk anası 55 yaşında) —- BÜYÜK BABA (60 yaşında) — RÜSTEM (Neşeli bir köy çocuğu 16 yaşında) — RIFAT KAPTAN (Yağız bir milis çete başkanı 35 yaşında) — ÜÇ MİLİS ÇETE ÜYESİ (Yanık yüzlü efeler) —- DÜŞMAN ÇAVUŞU (Zayıf bir delikanlı) — BEŞ DÜŞMAN ERİ (Narin yapılı erler.)
NOT:
Bu piyeste sözden çok mimiklere yer verilmiştir. 1. Tabloda kar, fırtına, top, makineli tüfek sesleri geriden duyulur. 2. Perdede tabanca sesleri, Polka oyunu iki kişi ile ve hareketli figürlerle tertiplenir. Düşman erleri için izci kıyafetlerinden faydalanılır. Zaruret halinde ana rolü bir erkek öğrenci tarafından yapılabilir.

PROLOG
(Solda ışıklar söner perde aralığından megafonla -varsa mikrofonla- ağır bir tempo ile gür bir ses prologu okur.)
Bin Dokuz Yüz Yirmi Yılındayız... Anadolumuzun içerlerine kadar sokulan düşmanı güzel yurdumuzdan kovmak için millî kuvvetlerimize yardımcı olarak yer yer toplanan bes on kişiden yüz elli iki yüz kişiye kadar çıkabilen milis çetelerimiz kurtuluş savaşımızı feragat ve cesaretiyle desteklemişler; çok yararlı olmuşlardır... Ünlü bir çete başkanı olan Rıfat Kaptan ve arkadaşları bu gönüllü vatanseverlerimizden birkaçıdır... (Hafif) zeki bir Türk çocuğu Küçük Ali... Büyük baba, büyük ana ve Rüstem... Ocak ayında keskin ayaz esen bir akşam... (Perde yavaş yavaş açılırken geriden rüzgâr ve fırtına sesi...)

I. PERDE
Sahne:
Bir köy odası -karşısında bir sedir (divan), bir pencere- yanda birkaç arkalıksız sandalye, duvarda bir lamba, bir saz (bağlama), birkaç Arap harfli levha asılı -yerde bir post- kapıda bir havlu asılı, ana bir post üstüne oturmuş önündeki mangalda maşa ile külleri karıştırmaktadır. Küçük Ali anasının dik duran sol dizi üzerinde ellerini kavuşturmuş, çenesi ellerinin üstünde, anasının yüzüne bakarak bütün dikkatiyle onu dinler.)

ANA (Maşa ile külleri karıştırırken) — O zaman sen dört yaşında idin... Baban, amcan, köyümüzden yüz kadar yiğit davul zurna ile, bayraklarla, dualarla düğüne gider gibi Balkan Savaşına gitmişlerdi. Yıllarca uzak illerde döğüştüler... Gidenlerin yarısından azı köye dönebildi... Babanla amcan da gelenler arasında idi... En sonunda o diyarlar düşmanlara kaldı... Bu defa kâfirler ciğerimize girdi... Durulur mu? Eli silâh tutan yiğitler savaşa gittiler... Ama bu sefer davul zurna yoktu... Gecenin karanlığında ikişer üçer köyden çıktılar...
ALİ — Babam giderken bir görebilseydim ana...
ANA — Sen uyuyordun yavrum... Uyandırmayın diye bizi tembihlediydi...
ALİ — Ben sayıyorum ana... Tam 36 gün olmuş... Tez gelir mi ki?
ANA (Dalgın) — Ehhh... Allah büyüktür... (Büyük baba başında takkesi abdest almış, paltosunu omuzu-na atmış kollarının sularını elleriyle sıyırarak içeri girer.)
ALİ — (Kalkar kapı arkasından asılı havluyu alır, büyük babasının ellerine kor.)
BÜYÜK BABA (Havlu ile kollarını silerken anaya) — Muhtar bir sandık getirdi mi?
ANA — Getirdi... Yıkık tandırın içine koydum... Üstüne toprak bastım... Muhtar öyle tarifledi...
BÜYÜK BABA (Havluyu omzuna atar, sedire oturur, cebinden çıkardığı yün çoraplarım giyerken) — Sandıkları takasıyla getiren o cesur Karadenizlinin alnından bir öpsem...
ANA — Allah vere de kurşunlar tüfeklerine uyaydı...
BÜYÜK BABA — Orada herkes tüfeğine uyan kurşunları alır... Bombaları da aralarında bölüşürler olur biter... Türk'ün ayranı kabarmaya görsün... Bir defa Allah Allah dedi mi... süngü, dipçik, sopa, bunlar hep kırılır da sonra kucak kucağa döğüşür... Türk; şerefli tarihine... dinine... toprağına ve temiz âdetlerine sarsılmaz bir imanla bağlıdır... Şimdi oğulları da bu inanışla döğüşüyorlar... Çünkü her Türk'ün en kıymetli hazinesi bunlardır... O yiğitler hepsi kendileri birer bomba, birer kurşundurlar... Ben camiye gidiyorum... Sen sandığı çukurdan çıkar... Hüseyin'in yorganına güzelce sar... Tekrar çukura koyarken sağma soluna, altına üstüne saman dök... Sonra toprakla üstünü ört... Yaş almasın... Anladın değil mi?
ANA — Anladım, anladım... Şimdi yaparım...
BÜYÜK — Dün gece üç kağnı cephaneyi savuşturduk... Boşaltıp geri dönecekler... Tekrar götürecekler... Bizim sandığın kaç gün gömülü kalacağı belli olmaz...
RÜSTEM (Pencereden bağırır) — Halil amuca... ezan okunuyo...
BÜYÜKBABA — VarıyorumRüstem... Varıyorum. (Çıkar.)
ANA — (Köşede devşirümiş yatağın arasından yorganı ahr. Çıkarken Rüstem girer.)
RÜSTEM — Ne o Zelha ana yazıda mı geceleyeceksin?
ANA (Düşünceli) — öyle edeceğim... Rüstem... (Çıkar.)
RÜSTEM (Bir kenara oturmuş sükûnetle konuşulanları dinleyen Ali'ye neşeli) — Kötü toklu gibi ne düşünüyorsun Ali? (Duvarda asılı sazı gösterir.) Baban şunu nasıl söyletirdi... Cepheden döndüğünde bir vurduralım olmaz mı? (Sazı eline alır, oturur ayak ayak üstüne atar kıvrak bir hava çalmaya başlar.)
ALİ — (Sazı dinler, Rüstem ağır bir havaya çevirince bildiği kadar sesiyle iştirak eder.) ANA — (Yavaşça girer bir kenara oturur.)
RÜSTEM (Parçanın sonunda durur, anaya döner.) — Hüseyin ağamı dört gözle bekliyorum... Ondan dinlemeli bu sazı... Hem gelince düğününü de yapalım... ölenin arkasından ölünmez ya... Sen ihtiyarladın... Üç aydır çektiklerin yüzünden belli... Rençber evi yardımsız olmaz... (Kısa bir sükût.)
ANA (Düşünceli Ali'ye) — Ali! Muhtar bana bir uğrasın de-diydi bakı ver ne diyecek...
RÜSTEM (Ali kalkarken) — Ben de geliyorum Ali... (Sazı duvara asar Ali ile çıkarlar.)
ANA — (Yerinden kalkar, mangalı kenardan alır, köşedeki yatağı ortaya serer, yastığı yorganı üstüne yerleştirirken.)
ALİ (TelâşlaJçeri girer korku ve heyecanla) — Ana... Şehirden üç tane kırbaçlı hükümet adamı gelmiş ömer'lerin evinde bir sandık bulmuşlar... Gelinini, anasını sürüye sürüye dö-ve döve götürmüşler... Hep evleri arayacakmış... Dedemin saklattığı sandıkta onlardan mı ki?..
ANA (Düşünceli, sonra telâşla Ali'nin elinden tutar sahnenin önüne götürür konuşmak için Ali'ye eğilir, duyulmasından korkarak etrafına endişe ile bakar, pencereye koşar, dışarıyı süzer, tekrar Ali' nin yânına gelir ve hafif sesle) — Onlar gelmeden biz sandığı alıp çıkalım... İki gün yürüyeceğim... (Duvarda asılı duran ceketi Ali'ye giydirir.) Biraz da azık alıverelim... (Çocuğu çekerek çıkarlar.) (Perde kapanır.)


TABLO
Küçük Ali — Ana

Sahne:
(On planda siyah bir perde önünde, donuk bir ışık ancak insanları gösterir, kuvvetli fırtına uğultusu, hafif top ve makineli tüfek seslen, ana sağ omuzunda cephane sandığı sol eliyle Ali'nin sol omuzuna dayanmış sahnenin sağından soluna doğru bitkin bir halde sürüklenir gibi yürümeye çalışırlar; kar yağmaktadır. (Sandık yorganla sarılmış, üzeri urganla bağlanmıştır.)

ANA (Sendelerken) — Ali... Yavrum Ali... ALİ (Anasının yüzüne bakarak) — Buyur ana... ANA — Benim... gayrı ayaklarım... Yer tutmuyor... dermanım kesildi...
ALİ — (Boynunu büker yere bakar.)
ANA — (Dizleri büküle büküle sandığı omuzundan güçlükle indirir basar yığılır gibi yere çöker. Ali'nin yardımı ile sandığı yavaşça yere kor, yüzü seyircilere gelmek üzere yatar, büzülür, başını sandığın üzerine koı; Ali de büzülüp önüne oturur, ana çocuğu kendine çeker, yattığı yerde doğrulmaya çalışarak hırkasını güçlükle çıkarır Ali'nin arkasına kor titrek elleriyle onu sarar, tekrar halsiz yatar.)
A -■— Ali... ben... daha... gidemem... (eliyle yürüdükleri ıstıkan}efi vösterir) şu... karşı... sivrinin... ardın...da... Da., ban... am...can... komşular... düş...manla (biraz canlı) ars-lan...ljır... gibi... döğüşü...yor...lar... bu... san...dığı... sez...dir_..meden... onlara... ulaş...dır... canın...dan... i...yi... tut. (koynuıKıan jjjr parça kuru ekmek çıkarır Ali'ye uzatır. Alı tki}lcğj ajır ısınj-ken hır de soyulmuş soğan verir. Ali bir eline cle soğam a/n- ısırır yüzü halka dönük olduğu halde masumane ekmeği ve soğanı yemeğe devam eder. Ana, yüzü ve goJeri tavana bakarak kollarını açar Ali'ye uzatırken son ^'H'etle ve nefes sesiyle.) san...dığı... sa...na... se...ni de... ••*a-ha... (Başı ve göğsü kalkmak isterken sandığın arkasına diişer^ ah o/anlardan habersiz soğanını ekmeğini ısır-maKtacl,r Anasına dönmeden konuşur.) ALI —. ^cı^ (j,ına gideiim... Ana... sandığı ben alayım (Ya-iım sağa döner Anasını görmeden elini tutar çeker.) Ana... (Done?- ekmeğini soğanını bırakır.) Ana kalk gayrı... (Anasının elim bırakmadan ayağa kalkar) Ortalık ağarmadan varalım... (j\nasımn kolunu çekiştirirken perde kapanır.)
II. PERDE
Küçük Ali — Rıfat Kaptan ve Arkadaşları
Sahne:
(Dağlık fjir araziyi gösterir, sağda bir kır çeşmesi, yanında yagmw-cıa sığınmak için bir kulübe, solda sağda birkaç ağaç, şafak Sökmektedir. Top ve makineli tüfek sesleri fasılalarla daha yct^mdan duyulmaktadır.)
■*• ' (Sağdan girerken sağ eli ile sandığı tutar, sol eli yerde emekleyerek biraz durur, biraz yürür, etrafı dinler, bir sıç-ıama >'c/pörj gene çöker, emekleyerek kulübenin önüne gelir, dunu ; biraz içeride sandığı sırtından yavaşça indirir duva-ıa daydj- yanma oturur, sırtını sandığa yaslar, ayaklarını
322
uzatır, esner, gerinir, yüzü seyircilere gelmek üzere döner; ellerini sandığın üstüne; başını ellerinin üstüne kor ve uyur...) (Rıfat Kaptan sağ eli alnında gözlerine siper yapmış, sol eli belindeki tabancasının kabzasında ileriyi gözetleyerek sağdan girer, arkasında arkadaşları tüfek kayışları boyunlarından geçmiş sağ elleri dipçik tutmakta, kalpakları geri itilmiş, neşelidirler, çeşmenin arkasından sahneye girerler, çeşmeye doğru giderlerken seslerden uyanan Ali korku ve şaşkınlıkla sıçrar, hemen sandığın üstüne kapanır, Rıfat Kaptan Ali'yi görür arkadaşlarına durmalarını işaret eder, dururlar.) RIFAT KAPTAN (Ali'ye yaklaşır eğilip sırtını okşarken hafifçe omuzuna dokunur) — Kalk bakalım küçük... O altındaki nedir?
ALİ — (Kalkamaz daha çok sandığa yapışır.) RIFAT KAPTAN (Ali'nin ensesinden gömleğini çeker, yukarı kaldırırken Ali sandığa yapışır, Kaptan gülümseyerek) Bak oğlum... biz Türk'üz... bizden korkma... ALİ — (Sandığı bırakmadan başım kaldırır. Kaptanı baştan aşağı süzer, diğerlerine de bakar, sandığı bırakır yanına diz çöker sağ eli sandığın üstünde.)
RIFAT KAPTAN (Sandığı gösterir) — Onu nereden aldın?.. Nereye götürüyorsun?..
ALİ (Eliyle işaret ederek) — Karşı sivrinin altında babam, amucam komşular düşmanla vuruşuyorlarmış, anam bu sandığı onlara iletiyordu... dermanı kesildiği zaman karanlık derede oturdu idik... bana sandığı sen ulaştır dedi... ben de gö-türüyordum yorgunluktan şuracıktı uyuyakalmışım. RIFAT KAPTAN — Anan nerede?
ALİ — Akşam pek yorulduk, üşüdük karanlık derede oturduk, ekmek yerken yattı idi... kalkmadı... ben de sandığı aldım yürüdüm...
RIFAT KAPTAN — Vah... vah demek? (Başını müteessir iki tarafa sallar, arkadaşları da üzüntülüdürler.)
323
ALİ — (Boynunu büker yere bakar.) RIFAT KAPTAN (Ali'nin çenesini aksarken) — Senin adın ne yavrum? ALİ —Ali...
RIFAT KAPTAN (Takdirle) — Ali... Küçük Ali... (Arkadaşlarına döner yüksek sesle) Bakın arkadaşlar... Ana., torun... soğuk demez gece elemez, sırtlarında cephane taşırlar, bu uğurda canlarını verirler de böyle bir millet düşman işgali altında yaşayabilir mi? Bu kahraman insanları sinesinde barındıran bu mübarek topraklarda düşman tutunabilir mi?.. ARKADAŞLARI (Hep birden yüksek sesle) — Tutunamaz... tutunamayacak...
RIFAT KAPTAN (Gür sesle) — Evet... O şehit anaların evlâtları olan bizler de seve seve şehit olacağız... Atalarımız gibi kanlarımızı bu toprağa adadık... (Ali'ye döner yumuşak sesle) Küçük Ali bu sandığı bize verir misin? ALİ — Anam bunu canından iyi tut dedi bana... (Sandığın üstüne oturur) canımı veririm de bunu vermem... RIFAT KAPTAN (Yüksek sesle ve memnuniyetle) — Aferin Ali, ama biz de babanın amucanm, komşularının yanına gidiyoruz... onlarla beraber düşmana kurşun atacağız... ALİ (Ayağa kalkar, sevinçle bağırır) — Bunu da alın... beni de götürün... ne buyurursanız onu yapacağım (Kaptanın ellerine sarılır öper, yüzünü sürer) Beni de götürün... beni de götürün. (Genden bir milis bağırır.) Kaptan... karşıda karartılar kıpırdıyor... bu tarafa gelenler var galiba... RIFAT KAPTAN — Peki, peki? Gelsin bakalım... (Birden Ali'ye döner ciddî bir tavırla) Bak Ali seni götürecektim fakat iş değişti... Senin burada kalman lâzımgeldi... Şimdi sana bir ağır vazife vereceğim... İyi dinle... Az sonra buradan düşman erleri geçecek... Belki seni sıkıştıracaklar, eziyet edecekler, nasıl bunlara katlanabilir misin, yoksa korkar mısın?
324
ALİ — Korksam beni de götürün der miyim?.. Babamın, amucamın, komşularımın düşmanla vuruştuklarını... Gözümle görmesem ona yanarım... (Eliyle cepheyi gösterir) Onlar korkmuyorlar... Anam korkmadı... Ben hiç korkmam... Buyruklarını yapayım da... Bana ne yaparlarsa yapsınlar. RIFAT KAPTAN — Aferin Ali (Sol elini Ali'nin omuzuna kor) bak...(Sağ eliyle sol dibi gösterir) biz... Şu keçi yolu ile gidip derenin içini tutacağız. Sana bizim gittiğimiz yolu soracakları muhakkak. Sen de cevap verirken aynen gittiğimiz keçi yolunu göstereceksin... Vazifen bundan ibarettir... Anladın değil mi?
ALİ —Yalnız bu kadar mı?
RIFAT KAPTAN — Bu kadar Ali... Biz onların hesabını görelim... Sonra gelir seni götürürüz...
ALİ — Babamla beraber köye döndüğümüzde sen de bize gel; Rüstem ağabeyle babama bağlama çaldıracağız... Dinlersin... Her akşam ben uyurken babam güzel havalar çalardı...
RIFAT KAPTAN — Peki Ali geleceğim... Babanın bağlamasını dinleyeceğim... Yalnız vazifeni unutma, şaşırıp da başka yer gösterme... (Arkadaşlarına döner, elini sallayarak) Haydi arkadaşlar... Beni takip edin... (Ali'ye) hadi Allaha emanet
ol Ali...
ALİ (Sandığı güçlükle kaldırır, bağırır) — Sandığı alın,
anam sizin için iki gün taşıdı idi bunu... RIFAT KAPTAN (Bir arkadaşına işaretle) — İpini kes yorganı Ali'ye ver... Sandığı al...
ALİ (Bıçakla ipleri kesilirken Kaptana bağırır) — O... Babamın yorganı... Sandık yaş olmasın diye dedem sardvydı... Ben üşümem... Yorganı da götürün... RIFAT KAPTAN — Biz sandığı muhafaza ederiz Ali... Sen otururken üşürsün... Yorganı arkana al... Isıtır... Hem babanın kokusunu duyarsın... Onda (sandığı alıp çıkarlar.)
325
ALİ (Arkalarından elini sallar, sonra düşünceli bir hahh*-\ yerdeki yorgana bakar, yavaşça eğilir, uçlarını ortasına toplar, sağ dizi yerdedir, iki eliyle \orgaııı kaldırır ayağa kal-' kar.) Babamın kokusu... (Yorgana yüzünü gömer sonra başi"' m yukarı kaldırıl') ta... Kendisi... (Yorganı göğsüne bastırır, üstüne kollarını sarar, sıkar ve haykırır.) Babam... Arslan ba-: banı... (Yavaş yavaş kollarını gevşetir, yorganı omuzlarına atar, önden göğsünün üzerinde tuttuğu uçlarına hasretle yü' naklarını sürer... Sonra koynundan kavalını çıkarır sağ ön köşeye oturur hazin hazin çalmaya başlar...)
2. SAHNE
Küçük Ali — Düşman Çavuşu ve Erler
(Düşman erlerinin cıvık ve yorgun sesleri duyulur, sağ dipten girerler.)
DÜŞMAN ÇAVUŞU — Eeeeh... Çocuklar çok yol gelmişiz-dir... Yorulmuş bulunuyoruz... Heee?... Oturun bakalım söylem... (Ali kavalını koynuna kor, bekler erler kulübenin önünde daire şeklinde otururlarken Çavuş çeşmeye gider bakar, akmadığını görünce) ah vre körolası... Kumdun mu?... BİR ER (Belini tutar, geri esneterek) — Belim kınhooor... ÜÇÜNCÜ ER (Boş matrasını sallayarak) — Bir yudum su veren yok mu? İçerim yamor...
DÜŞMAN ÇAVUŞU (Ali'yi görür.) — Vre sen ne oturursun burda?...
ALİ (Yere bakarak ayağa kalkar) — Bir oğlak kaybettim... Ararken yoruldum da oturdum...
DÜŞMAN ÇAVUŞU — Eyikim gebermemişsin... Haydi ba-kayim bize su bul... (Ali mataraları alır sağdan kaybolur) tosunlarım... Bir keret gelmişiz... Bira,z eğlenelim... Defigam edelum... Yorgunluğumuzu alır ve (bir arkadaşına) Pandeli,
326
ver şu metaksası birer yudum alalum üşüdük be... (Konyak şişesinde/d boyalı şerbeti içerler, elleriyle kollanyle ağızlarını \ silerlerken) Oooh içimiz ısındı be... Birde ateş yakalum... (Bir iki çırpı getirip ortalarına koyarlar, kibrit çakıp tutarlar... Ortalarından kırmızı bir ışık buruşuk yüzlerini aydınlatır.) BİRİNCİ ER — Ne zaman tükenecek bu döğüş, bu kasırga... Bitmez mi bu ayrılık bu yorgunluk bu kavga?... İKİNCİ ER — Görecek miyiz yarın ölmeden yurdumuzu. ÜÇÜNCÜ ER — Despinalar, Sofiler bekliyor yolumuzu... DÜŞMAN ÇAVUŞU (Elleriyle işaretler yaparak) — Mavi denize besteleyip şarkılar... Selâm getirin sahillerden martılar... (Sessizlik) efkârlandık beee... Ver şişeyi Anastas... Kalk vre... Yaniyle bir polka yap...
(Oyuncular ortaya çıkarken bir kısmı el vurarak tempo tutar, bir ikisi de tüfekleriyle mandolin çalma taklidi yaparlar, hep bir ağızdan söylerler.)
(Bu parça oyunla beraber dört defa tekrarlanır. Her tekrarında çabuklaşır, çılgın bir yaygara hali alır. Ali elinde mataralarla sağ taraftan görünür, ürkek nazarlarla seyreder, şarkının dördüncü tekrarının sonlarında, neşenin en taşkın bir anında soldan bir silâh sesi duyulur, birden sesler kesilir, karışırlar, telâşlanırlar.)
DÜŞMAN ÇAVUŞU (Bağırır) — Silâh başına... (Kalkarlar, silâhları ellerinde çavuşlarına bakarlar, çavuş Ali'ye döner) Vre... Bu silâh sesi nerden geldi?... ALİ (Omuzlarını kaldırarak) — Bilmem... DÜŞMAN ÇAVUŞU (Üstüne yürür) — Ülen... Türkolar hangi tarafa gittiler.... ALİ — (Omuz silker ve yere bakar.)
DÜŞMAN ÇAVUŞU (Ali'nin ensesinden tutar, çeker ve hızla iter, çocuk mataralarla beraber yuvarlanır, yine üstüne yürüyerek) Söyle... Çabuk söyle... ALİ (Yattığı yerden yarım doğrularak eliyle sol dibi gösterir)
327

— Burdan gittiler...
DÜŞMAN ÇAVUŞU (Ali'nin gösterdiği yolu işaret ederek)
— Buradan ha? (Erlere döner.) Kemalistler buradan kaçtılar... Biz (Sol ön köşeyi göstererek) bu yandan yürüyüp (Eliyle sol dibe bir kavis çizerek) önlerini çevireceğiz... Türkolan gafil basacağız. (Gururla) Nasin?... Fevkalâde plan... He-ee?...
ALİ — (Düşman Çavuşu işaretlerle planını anlatırken bütün dikkatiyle dinlemiş ve işaretleri takip etmiş, şeytanî gülüşle bir şeyler düşündüğünü anlatmıştır, mütemadiyen sol ön köşeye bakmaktadır.)
BİRİNCİ ER (Çavuşa) — Kirye... (Ali'yi gösterir) Bu çocuk deminden beri (Sol ön köşeyi gösterir) Şu tarafa bakıyor... Hem de sinsi sinsi gülüyor... Yoksam bir hayınlık yapacak? DÜŞMAN ÇAVUŞU (Bir an düşünür ve hemen tabancasını çıkararak) — Vre piç kurusu yoksam bizim canımızlan mı oynuyorsun? Doğrusunu söyle... Şimdi geberteceğim... (Daha yüksek) Söyle bakayım... Doğrusunu söyle çabuk söyle... ALİ (Ürkek) — Gittiğimiz yolu gösterirsen seni öldürürüz dediler ben de korkumdan keçi yolunu gösterdimdi (Eliyle ve başıyla sol ön köşeyi gösterir.) Şu yoldan gittiler. DÜŞMAN ÇAVUŞU (Erlerine) — Kurşunun kokusunu aldı da, nasıl bülbül gibi söyledi... (Gevrek gevrek güler, sonra birdenbire ciddileşir, Ali'nin üstüne yürür...) Az daha bizi ateşte yakacak idin... (Bir tekme ile Ali'yi yere serer.) Köpoğ-lusu... (Erlere döner.) Haydin... Arslanlarım... (Sol dip köşeyi gösterir). Şu dar yoldan gideceğiz... (Eliyle sol ön köşeye doğru bir kavis çevirerek) önlerine çıkıp neye uğradıklarını ağnamadan baskin yapacayiz... Bizim keyfimizi bozmak Türkolara pahalıya oturacak. Yarim takikada hepsi tamam... Göreyim sizi ben ne zaman arkadan düdüklen sinyal vereceğim... Hep birden ateş edeceksiniz... Hah... Şimdi birkaç ta-kika daha nefes alsınlar... Benden caba... (Bir sigara yakar.)
328
Yürüyün ceylanlarım... (Erler mütereddit, tüfeklerinin mekanizmalarını açıp kaparlarken düşman çavuşu ayağını yere vurarak bağırır.) Durmayın kahramanlarım... (Erler birbirinin arkasına sokularak sol dip köşeden çıkarlar. Düşman Çavuşu arkalarından bakarak durur, cebinden bir bayan resmi çıkarır, sol eliyle yüzüne karşı tutar, tebessüm ve özlemle bakar.) Sevgili Despina... Dua et... Hiristo beni korusun. Aşki-miz sönmesin... (Sağ eli ile tapınma hareketi yapar, resmi koynuna yerleştirir, ileriye bağırır.) Birbirinizden ayrılmayın... İşaretime dikkat edin... (Çıkar.)
3. SAHNE
Küçük Ali — Düşman Çavuşu — Rıfat Kaptan ve Arkadaşları
(Olayları içinden bir sevinçle takip eden Ali sıçrayarak ayağa kalkar, başından külahını çıkarıp havaya atar, tekrar tutar başına yerleştirir, elleri kalçada, gittikleri yöne emniyetle bakar, sabırsızlıkla bekler, uzaktan beş altı silâh sesi duyulur.) ALİ (Aynı yöne hamle yapar, sağ yumruğunu savurarak kahkaha ile haykırır) — Vur... Vur... Vur... Haaah hah hah... Vur,.. Ha... (Soldan duyulan yakın bir silâh sesiyle birden göğsünü tutarak yere yığılır.)
DÜŞMAN ÇAVUŞU (Gittiği yerden elinde tabancası ile kudurmuş gibi girer yerde yatan Aliye) — Parmak kadar bo-yunlan bizi tuzağa düşürdün ha?... (Yattığı yerde kıvranan Ali'nin kafasını ezmek için ayağını kaldırır.) Daha geberme-din mi?... (Soldan duyulan iki el tabanca sesiyle ayağı havada, elinden tabancası fırlar, iki eliyle başını tutar, dönerek arkaya devril irken bağırır) Ahhh... Yandım... Despina... RIFAT KAPTAN (Elinde tabancası aynı yerden Ali'ye koşar) — Kıydı mı sana?... Kahpe... (Ali'nin başucuna diz çö-
329
ker, başını sol koluna alır, sağ eliyle göğsünü açar, mendil çıkarır, kanlarını silerken erler tüfekleri ellerinde sessizce girerler Çavuş'un arkasında dururlar, tüfeklerinin namlıdan aşağı olmak üzere omuzlarına asarlar.) ALÃŽ (Gözlerini açar, Çavuş' un yüzüne bakar, sıkıntı ile, inleyerek konuşur) — Kap...tan... amuca... RIFAT KAPTAN (Alnını okşar) — Ali ben... im... Ali... ALİ — Hepsi... bu... ka...dar... mı?...
RIFAT KAPTAN — Bu kadar. Ali... Sen vazifeni kahramanca yaptın... Üzülme...
ALİ — Ar...tık... Baba...mm yanına... gi...de...mem... karan. ..lık... de...re...de... ana...mı...bul...sun...lar. RIFAT KAPTAN — Ananı bulacağız Ali... O bizim vazifemiz, sen üzülme...
ALİ — As...ker... ola...cak...tım... tü...fek... ata...cak...tım... RIFAT KAPTAN — Kederlenme Ali... Sen asker olmadan muharebe kazandın... Şerefli bir komutan oldun... (Uzaktan davul zurna veya kaval ile Ankara'nın Taşma Bak havası duyulur..)
GERİDEN BİR SES — Yaşasın Mustafa Kemal Paşaaa... GERİDEN KALABALIK SESLER BİRDEN — Yaşasam Mustafa Kemaaal...
GERİDEN KALABALIK SESLER BİRDEN — Kahrolsun hayinleeer...
(Sesler uzaklaşır, bağlama ile hazin bir hava duyulur.) RIFAT KAPTAN — Bak Ali... (Gülmeye çalışarak) İşitiyor musun?... (Eliyle cepheyi gösterir.) Onlar da... Savaşı kazandılar... Dönüyorlar...
ALİ (Gözleri parlar, ellerini yere dayar, güçlükle başını ve göğsünü kaldırır, acı bir gülüşle dinler, son bir kuvvetle) — Baba... Gel... din... mi?... (Eliyle duvarı işaret eder) Sazın duvar... da... asılı... uy...kum... gel...di... (Sesi hafifler.) Çal...da... uyu...yayım... (Geriden bağlama sesi duyulurken
330
Kaptan'm kollarına düşer.)
RIFAT KAPTAN (Heyecanla) — Ali... Ali... (Hafif gen çekilir, kısa bir sükûttan sonra kenardaki yorganı işaret eder, çetelerden birisi getirir. Ali'nin üstüne örter, yüzü açık kalır, vakur bir sesle) Türk çocuklarının gönlünde rahat uyu... Onlar seni ebediyete kadar yaşatacaklar... Çünkü, her Türk çocuğu bir kahraman küçük Ali'dir...
(Yorgam Ali'nin başına çeker, saz devam eder, perde yavaş yavaş kapanır.)
TABLO
(Kırmızı, sarı ışıklarla aydınlatılmış sahnede siyah perdenin ortasında yukardan asılı duran 1X3 metre ebadında, yurdumuzun Sevr andlaşmasındaki durumunu gösteren bir harita asılıdır. Düşman işgalindeki yerler kırmızı, diğer yerler açık gri renkle gösterilmiştir. Haritanın ve perdenin arkasında sözlü koro ile ağır ve gür olarak aşağıdaki feryat parçası okunur.)
"İncil mi koydular Kur'an yerine, Hep haç mı taktılar minberlerine, Düşman sövüyor mu makberlerine, Çoktandır almadım haber vatandan, Vatanım, Vatanım, güzel vatanım.
Bilmedim, gittin mi duruyor musun? Feryat ediyoruz duyuyor musun? Niçin susuyorsun uyuyor musun? Uyan gün batıyor, uyan vatanım Bak doğan güneşler alkan vatanım."
331
(Feryadın okunuşundan sonra aynı koro ile Sakarya marşı söylenir, marşın -Türk askeri sayende- kısmı söylenirken harita arkadan 4-5 süngü ile delinir, yırtılır. Yukardan aynı eb'alta Lozan Andlaşmasmı gösteren açık yeşil renkte bir harita -ortasında kenarları yaldızla güneş ışığı gösterilmiş ATATÜRK resmi ile- inerken sahne daha çok aydınlanır. Biraz durduktan sonra perde yavaş yavaş kapanır...)
İsa COŞKUNER

arazi meselesi
332
(İki Perdelik Komedi)
ŞAHISLAR
HÜSEYİN GöZÜPEK (Orta yaşlı, tombulca, kısa boylu, kırmızı yüzlü, sevimli bir adamdır. Yer yer ağarmış palabıyığı vardır. Onları sık sık eliyle sıvazlar. Yeleğinin cebinde çok zincirli eski bir saat kösteği sallanmakta) — ADAM (Emlâk komisyoncusu. İyi giyimli, genç.)
I. PERDE
(Bir yazıhane. Masada telefon. Birkaç koltuk. Duvarda Hüseyin Gözüpek'in bir portresi...)
(Perde açıldığı zaman Hüseyin Gözüpek kendi kendine konuşmaktadır...)
HÜSEY/N — Durup dururken irahatımı gaçırdım. Gül gibi geçinip gidiyodum. Şu araziyi nirden de almağa kalktım. Şu hırsız zahireci nirden de garşıma çıktı. Bizim Mustafa şu abukatı bulup işi halletti mi ki...
333
m;,
(Telefon çalar. İsteksizce ahizeyi kaldırır. Genzini temizlen) HÜSEYİN GöZÜPEK — Ellov... Kim? Ben mi? haaa!.. Bell1 Hüseyin Gozüpek... Gozüpek didim ya canım... Ses mi gel-miyo... Ne biçim tilifon bu böööle... (Sesini biraz daha yükseltir.) Hüseyin Gozüpek... Ağnadın mı? Yımırta tüccarı be guzum, yımırta tüccarı Gozüpek... Ağnadın mı? Ne diyon? Haa!.. Sen misin ülen Mustuva... Hay Allah lâğım virsin e mi... Duyuyon mu sesimi? Bağınyom be guzum, bağınyom işte... Mustuva! Diğne beni... Duyuyon mu?.. Hah, eyi... Diğ-ne gözüm... Ben de sincik sana tilifon açacağdım... O iş için ya... Ne didin? Görüştün mü abukatla... Ağnattın mı? Yaşşa be gözüm. İrandevu mu virdi? Ha? Nirde didin? Gazhanede mi?.. Sen benimle eğleniyon mu Allahaşkına?.. Nedeni var mı be, abukatm gazhanede işi ne... Ağnamadım... Nirde? De bakayım bi daha... Yazıhanede? Haaa!.. Sincik iş düzeldi işte... Nirdeymiş bu yazıhane? Tarif it canım, tarif it... Gulağım sende diğniyom... Dört yol, ikinci sukak... Ne? Hanı ağna-dım, ne hanı? Köstebek mi? Ne biçim isim bu be... Deel mi? Hicele bi yol, hicele gardaşım. Kös, deel mi? Ee ne ya bu... Ha... Ağnadım, ağnadım. öztepek. Gene mi deel... Tilifon mu bozuk benim gulağım mı, ağnamadım getti... Bağmyon mu? Bağır gardaşım, bağır gözüm, öz... eh ağnadım öz. Sonrasını mı söğliyon?.. Ne arısı? Bal ansı mı? Mustuva, sen hasta olmıyasın gardaşım... Ne lâflar ediyon baksana bi yol... Arının işi ne bu guzum burda sincik... Ağnadım, bal arısı bal yapar... Nereye mi? Gova deel ulen govan... Bilmedim mi?.. Bilmece mi söliyon sen bana yoksa. Ha... Etek mi? Eteğe mi yapar... Ne yapar... Bal mı?.. Tüh beee... Sen aklını tüm gay-betmişsin, yazıklar ossun... Ben de Mustuva benim işi düzeltecek deyi güvenip dururdum... Heç mi bal yemedin gardaşım... Ne didin? Petek... Haaa! Şunu şöyle sölesene be gözüm... öztepek hanı deel mi?.. Ağnadım ağnadım... Gap inin üzerinde abııkat deyi bi levha var, öğle mi... Eyi... Yarın gaç-
334

la didin? Gaç buçuk? Dokuz buçukta... Tamam, sağol gardaşım... Hepsini olduğu gibi ağnatayım deel mi? Dimek, irazı oldu. Alacak davayı üzerine ha? Eyi... Şu dertlen bi kurtul-sam yok mu... Mustuva... Diğne beni gözüm... Akşama görüşelim olma mı?.. Senin patıron ne işler çeviriyor? Gelince mi anlatacağsın? Eyi... Hadi Allaha emanet ol. Güle güle garda-şım, güle güle...
II. PERDE
HÜSEYİN GöZÜPEK (Kendi kendine) — Tüh, abukatın adı nasıl da aklımdan çıktı... Gördün mü şinci... Hanı kolayca bulduk ya, elbet abukatı da buluruz... Tarif ittiydi zati Mustuva... Ne olacak... O kadarlık okumamız yazmamız yok deel a... İşte! Şu levhadaki, dur bağalım... Dohtur... öbürü... Terzi... Yanındaki gene terzi... Köşeyi kıvrılacaksın dediydi ya oğlan... (Bir an yalnız ayak sesleri işitilir.) Ha... İşt... Ef-ferüm sağa Hüseyin Gozüpek... Becerüklü adamsın vesselam. Abukat yazılı işte... Evvelâ gapıyı tıklatmalı... (Kapıyı biraz hızlıca tık tık vurur. İçerden "Giriniz!" dendiği işitilir. Hüseyin kapıyı açar, girer.)
(Oldukça geniş bir oda. Güzel bir yazıhane; üç koltuk, yanlarında sigara sehpaları var. Duvarlarda resimler, yerde bir halı... Yazıhanenin üzerinde de telefon Hüseyin Gozüpek kapıdan girer girmez evvelâ kendisini karşılayan adamı, sonra odayı gözden geçirir, beğenir...) ADAM — Buyurun efendim, bir arzunuz mu var? HÜSEYİN — Efendim ben Hüseyin Gozüpek... Tüccar... ADAM — Ya!.. Memnun oldum...
HÜSEYİN — Ben de... Afedersiniz, zatınızın adını Mıstıva sölemişti ya, son günlerde aklım pek başımda deel. Unudu-vermiştim... ADAM — Adım Hüseyin.
335
HÜSEYİN — Adaşız dimek... ADAM—Ya, öyle...
HÜSEYİN — Hüseyin Beyifendi... Ne olursa sizden olur... Şu işi bir an evvel bitirelim, irica ederim. Her ne ilâzımsn vermeye hazırım...
ADAM — Demek bu kadar acele ediyorsunuz. Neden? HÜSEYİN — Nedeni var mı gözüm, gocca erazi... goz göre göre gitsin mi?
ADAM — Yapı kooperatifi mi kuracaksınız? HÜSEYİN — Yoook... Kooperatif ney yapmayı düşünmüş deelim... Hele bir ele geçirelim de sonra bişeyier yapmayı düşünürüz elbet.
ADAM — Madem bu kadar acele ediyorsunuz, ben de elimden gelen kolaylığı yapmaya çalışırım. HÜSEYİN — Allah irazı ossun sizden... Tevekkeli deel kaç kişiye sorduysam hepisi zâtınızı salık verdi. O zahireci olacak, hak benim diye dirensin dursun bağalım... Görür gününü...
ADAM — Kim o zahireci?
HÜSEYİN -— Kim olacak beyifendi, arazi işinde dalaştığımız adam. Uğursuzun biri... Ama ben ona ayak diremeyi gösteririm...
ADAM — Demek o da talip bu araziye? HÜSEYİN — Bubasının malıydı sanki... Direnir durur... İlle de o sahip olacağmış... Görürüz... İş inada bindi gayri... ADAM — Parayı veren çalar düdüğü, öyle değil mi? HÜSEYİN — Helbette ya... ADAM — Fiyat meselesini görüşelim mi? HÜSEYİN — Görüşelim... Siz nasıl minasip görürseniz öyle ossun...
ADAM — Pekâlâ. Yarısı peşin, yarısı bütün işler tamamlandıktan sonra. Kabul mü? HÜSEYİN — Kabul.

ADAM — Yarı parayı aldığımız gün tapuyu size vereceğiz. HÜSEYİN (Sevinçle) — Essah mı? (Gülerek) Zahirecin... Gel de diğne. ■/ ADAM — Sonra...
HÜSEYİN — Tapuyu aldıktan sonra ne kaldı ki gözüm?.. ADAM — Ufak tefek muamelelerini de çabucak bitiririz... Merak etme...
HÜSEYİN — Eğsik olma. Dava açmaya filan hacet yok öyleyse deel mi?
ADAM — Yoo! Bizim işlerimiz dürüsttür... Davayla, mahkemeyle hiç bir alâkamız yoktur... Her işimizi kanun dairesinde yaparız. HÜSEYİN — Yaa!
ADAM — Ne var bunda şaşacak? Açık açık konuşur anlaşırsak mesele kalmaz, her alıcıya bir satıcı lâzım, öyle değil mi? HÜSEYİN — ööğle... Orası öyle ya... Şaşırdım da birden, sevinçten ne dediğimi bilmez oldum... Hani bizim Mıstıva dediydi ki...
ADAM — Kim bu Mustafa?
HÜSEYİN — Aman abukat beyifendi, şu bizim arazi için zatınızla konuşup irandevu aidiydi ya... ADAM — Kuzum siz benimle eğleniyor musunuz? HÜSEYİN — Hâşaa... Haddim mi... Hani, Mıstıva'nın didi-ğini dimek istedim de...
ADAM — Siz nereye geldiğinizi biliyor musunuz? HÜSEYİN — Helbeet... Abukat yazıhanesi deel mi? ADAM — Yooo! Peki siz elimizdeki geniş araziyi almaya talip olan tüccar değil misiniz?.. Telefon edip bugün geleceğini söylemişti. HÜSEYİN — Yoo!.. Ben yimırtatüccarı Gozüpek... Peki sen
kimsin kuzum?
ADAM — Emlâk ve arazi komisyoncusu...
336
Yeni Okul Tiyatrosu - F: 22
337
HÜSEYİN — Dimeee... öyleyse ne dimeye deminden beri sölemezsih abukat olmadığını? ADAM — Sordun mu ki...
HÜSEYİN — Eyi amma, gapının kenarındaki gocca abukat levhasını ne diye astın?
ADAM (Güler) — Haaa. Mesele anlaşıldı... O, bitişik odanın tabelâsı... Bizimki kapının üstündedir... HÜSEYİN — Tüh... Gördün mü şinci olanları... Sevincim gursağımda galdı desene... Ne gözel de anlaşacağdık bilâ-der... Ne dimeye abukat olmazsın sanki... (Gülerler.) (Perde kapanır)
Uman ŞENBAY
338
misafir
(İki Perdelik Komedi)
KİŞİLER
NACİYE HANIM (45 yaşlarında) — HÜSNÜ BEY (50 yaşlarında) — MİSAFİR (50 yaşlarında. Pişkin, umursamaz, bir adam.)
NACİYE HANIM (öfkeli) — Yooo!.. Yeter artık... Artık yeter... Nedir bu canım!.. Misafirse misafir.. Misafirliğin de bir haddi hududu vardır. Bu kadar da düşüncesizlik olur mu? HÜSNÜ BEY — Vallahi yerden göğe kadar haklısın, haklısın ama, ben ne yapayım?
NACİYE HANIM — Ne yapayım var mı!.. Söyle, anlat... İma et hiç olmazsa. Üç gün diye gelip bir ay kalan misafir nerede görülmüş?..
HÜSNÜ BEY — Doğru... Ben de ne yapacağımı şaşırdım vallahi...
NACİYE HANIM — Ne zaman gideceğine dair bir şeyler söylemedi mi sana?
HÜSNÜ BEY — Yooo... buraya geldi geleli, gitmek kelimesini unutmuş görünüyor.
339
NACİYE HANİM — Oh, efendim, oh... Her şeyi hazır önü , ne geliyor; ekmek elden su gölden. Burdan rahat yeri nerdtüi bulacak... Ben de olsam postu serer otururum. HÜSNÜ BEY — (Kıskıs güler.) NACİYE HANIM — Aman Hüsnü. Allahaşkına öyle gülüp durma. Büsbütün sinirleniyorum.
HÜSNÜ BEY — Halimize gülüyorum... Elimizden başka bir şey gelmez ki...
NACİYE HANIM — Hayır, en çok neye öfkeleniyorum biliyor musun? Misafir, iyi hoş, başımızla beraber, ama; hısımımız akrabımız değil, pek samimî yakın ahbabımız değil, senin canciğer dostun arkadaşın değil... HÜSNÜ BEY — Yok canım sen de... Biliyorsun işte, bizini Hüseyin'lerde gördüm, üç beş defa konuştum. Yani daha doğrusu, arkadaşın arkadaşı...
NACİYE HANIM (öfkeli) — Hah... dış kapının mandalı. Ama yine kabahat sende, Ne vardı davet edecek? HÜSNÜ BEY — Vallahi davet etmedim karıcığım... Söyledim ya sana... Sokakta rastladım, elinde valizi dolaşıp duruyordu... Beni görünce hemen yanıma geldi. NACİYE HANIM — Elbette...
HÜSNÜ BEY — "Ah azizim, buraya üç gün için geldim. Bir işim var takip edilecek. Aksi gibi otellerin hiç birinde boş yer bulamadım" dedi.
NACİYE HANIM — Lâf... Boş yer bulamamış... Koca şehirde dünya kadar otel var ayol. Kim inanır bu yalana. Anlaşılan onun aradığı başka şeymiş. HÜSNÜ BEY — Ne gibi?
NACİYE HANIM — Ne gibi olacak... Evinde yan gelip aylarca oturacak bir... HÜSNÜ BEY — Evet, bir?
NACİYE HANIM — Anlayıver işte... Buna budalalık demezler de ne derler?
340

HÜSNÜ BEY — Yooo! Naciye, afedersin sen onu... Sen olsan ne yapardın yani? Az da olsa konuşup tanıştığım bir adam... Çıkmış karşıma, "sokakta kaldım, yer bulamadım, ne yapacağımı şaşırdım" diyor. Eh, üç gün, ne olacak. Elbet bir gün bizim de ona bir işimiz düşer, diye düşündüm. Buyurun bize gidelim, dedim. Eh, insaniyet de onu icabettirir. Ne bileyim ben adamın üç gün diye gelip bir ay oturacağını... NACİYE HANIM — Ne bir ay... Dur bakalım. Hiç gitmekten bahsetmediğine göre...
HÜSNÜ BEY (Sıkıntıyla içini çeker) — Vallahi bilmem ki ne yapmalı! Bu ay masraf da epey yükseldi. NACİYE HANIM — Elbette canım. Yemek yetiştireceğim diye mutfaktan çıkamaz oldum. Hem ne de olsa yabancı adam... Aileden bir kimse değil ki bugün de ne bulursak onu yeriz diyelim de masrafı biraz kısalım. Tatlısıyla, tuzlusuyla tencere tencere yemek yapıyorum; sabaha bir şey kalmıyor, bir de boğazlı ki mübarek... HÜSNÜ BEY — Belki işlerini bitirmiştir. Bugün yarın gider
inşallah...
NACİYE HANIM — Ne işi canım... Sen hâlâ onun iş takip
ettiğine inanıyor musun? HÜSNÜ BEY — Ne oturuyor burada öyleyse? NACİYE HANIM — Aman ne safsın Hüsnü... Bizim eve geldi geleli bir geçim düşüncesi var mı? Karnı acıkınca, buyurun sofraya diyoruz. Uykusu gelince gidip pufla gibi yatakta yatıyor... Eh, bundan iyisi can sağlığı... HÜSNÜ BEY — Doğrusunu istersen, biz de kendi aramızda böyle atıp tutuyoruz ama, yüzünü görünce hiç sesimiz çıkmıyor... Besbelli adam da "bunlar çok misafirperver insanlar, gidersem üzülecekler, iyisi mi oturayım da gönülleri hoş olsun" diyor... NACİYE HANIM — Aman hiç güleceğim yoktu... Sen şimdi latifeyi bırak da bir şey düşünelim... Olmaz böyle. Canıma tak dedi artık... Evimizin tadı tuzu kalmadı a canım...
341
HÜSNÜ BEY — İyi ama, bu kadar misafirlik yeter, artık giı denilir mi adamın yüzüne karşı... Doğrusu ben yapamam...
NACİYE HANIM — Aklıma bir şey geldi. Yanında kavg;ı etsek?
HÜSNÜ BEY — Durup dururken mi? Olur mu öyle şey canım. Hem, bizi barıştırmaya kalkar, aramızı bulmaya çalışır... Sonra ister misin "ben gidersem sizi kim barıştırır, kavga ettiğiniz zaman" diye büsbütün postu sersin bizim eve. NACİYE HANIM — Aman Hüsnü... Sen de hep işin alayın-dasın... Bu böyle olmaz diyorum sana, bütçemiz altüst oldu. Yorgunluktan halim harap... Aaa! Zorum ne canım... Hışmımız değil, akrabımız değil... En çok zıddıma giden de bu ya zaten...
HÜSNÜ BEY — Dur bak, bir çare var... NACİYE HANIM — Sahi mi?
HÜSNÜ BEY — Ne yapalım, biliyor musun?.. Bugün yapacağın yemeklerin kimisine çok tuz, kimisine çok biber koy. Tatlı yapacak mısın? NACİYE HANIM — Bilmem...
HÜSNÜ BEY — Yap, yap ama şekerini çook az koy... Hiç
yok gibi...
NACİYE HANIM — Ne olacak yani, anlamadım.
HÜSNÜ BEY — Yemekler mümkün olduğu kadar biçimsiz olsun.
NACİYE HANIM — Beğenmez de kalkar gider mi zannediyorsun?
HÜSNÜ BEY — Yok canım öyle değil... Sofraya oturup yemeğe başlayınca, ben yaptıklarım beğenmem, sana çıkışırım. NACİYE HANIM — Eeee!.. sonra?
HÜSNÜ BEY — Sen aksini iddia edersin, münakaşaya başlarız.
NACİYE HANIM — Evet.
342
HÜSNÜ BEY — Sonra ona sorarsın. Yemekler hakikaten tatsız, tuzsuz mu diye. Tabii o da bana hak verir. NACİYE HANIM — Neden?
HÜSNÜ BEY — Canım nedeni var mı!.. Yemekleri çok tuzlu çok tatsız yapmayacak mısın? Tabii o da beğenmeyecek, doğrusunu söyleyecek... Sen de o zaman güya o öfkeyle... NACİYE HANIM — Evet.
HÜSNÜ BEY — Yaa! öyle mi efendim, madem yaptığım şeyleri beğenmiyorsunuz, şu halde hemen kalkıp gidebilirsiniz, evimde bir dakika daha durmanıza tahammül edemem, dersin olur biter...
NACİYE HANIM — Acaba kalkıp gider mi dersin? HÜSNÜ BEY — Artık bu kadar lâftan sonra oturmak için yüz ister.
NACİYE HANIM — İyi. Bu işe benim de aklım yattı. Ne olursa olsun artık... Ben mutfağa gidiyorum. Hadi bakalım, sen de akşamki kavgaya hazır ol Hüsnü... (Gülerler.)
II. PERDE
(Ortada yemek sofrası kurulmuştur. Hüsnü Bey, Naciye Hanım, Misafir sofra başmdalar...)
MİSAFİR — Bugün gene epeyce yoruldum. İş takibi kolay olmuyor efendim. İnsan yoruldukça iştihası da artıyor. HÜSNÜ BEY — Ya... öyle... NACİYE HANIM — Buyurun... Sofra hazır. MİSAFİR — Evvelâ bir bardak su içeyim... (İçer.) OoohL Buz gibi de soğumuş...
HÜSNÜ BEY (Alaya) — Yemekten evvel su iştihanızı kapamasın.
MİSAFİR (Pişkin) — Yooo... Bilakis efendim, bilakis... Bir nazariyeye göre, yemeklerden evvel içilen su mideyi tenbih eder, iştihayı iki misline çıkarırmış.
343
İ
HÜSNÜ BEY — Oh, oh... Allah arıtırsın... MİSAFİR — Amin. Eh, başlayalım artık değil mi? Teşekkür ederim Naciye hanım, teşekkür ederim... Bir kaşık daha... Oldu, oldu. Oldu canım, tabakta yer kalmadı... NACİYE HANIM — Hüsnü... Yeter mi? HÜSNÜ BEY — Yeter yeter... Teşekkür ederim... (Bir an yalnız kaşık çatal sesi duyulur.) öööfff... bu ne biçim yemek Naciye? Yenecek gibi değil... NACİYE HANIM — Neden?
HÜSNÜ BEY — Zehir gibi olmuş canım... Bu kadar da biber doldurulur mu... Bana ötekinden ver...
NACİYE HANIM — A, a, a... Sana da bir şey oldu... Al bakalım.
HÜSNÜ BEY (Bir lokma alır, öğüriir gibi olur) — öööğ. Bu ne, bu?
NACİYE HANIM — Zeytinyağlı bakla, ne olacak... HÜSNÜ BEY — Yoo! hanım, bir de benimle alay eder gibi böyle gamsız gamsız konuşma... Allah, midem döndü... NACİYE HANIM — Hadi efendim hadi... Galiba senin canın kavga istiyor...
HÜSNÜ BEY — Ne kavgası... Hanım, ben dünyanın masrafım yapıyorum; ağız tadıyle yemek yemek için, anladın mı... Nedir bu böyle? Yazık günah değil mi? Bu iki tencere yemek de dökülecek, işte...
NACİYE HANIM — Ne yapalım efendim, dökülürse dökülsün...
HÜSNÜ BEY — Rica ederim, beni büsbütün öfkelendirme... Ben böyle israfa dayanamam... Sabahtan akşamlara kadar çalışıp alın teri döküyorum da öyle kazanıyorum... Sokaktan toplamıyorum parayı... Gözünü aç hanım... NACİYE HANİM — Sen alın teri döküyorsun, ben de sabahtan akşama kadar yemek yetiştireceğim diye mutfakla ter döküyorum, anladın mı?
344
HÜSNÜ BEY —Elbette, kadınların vazifesi evinin işini görmektir.
NACİYE HANIM — Yok canım...
HÜSNÜ BEY — öyle ya, yalnız olsak neyse... Peynir ekmek yer karnımızı doyururuz. Misafirimiz de var. Nezaketten ses çıkartmıyorlar ama...
NACİYE HANIM — Hüsnü, ben böyle münasebetsizliklere dayanamam... Anladın mı? Her şeyin doğrusunu söylemeli. Sen pireyi deve yaparsın, âdetindir. (Misafire) Siz söyleyin rica ederim; yemeklerim fena mı? Şu önünüzdeki köfte çok mu biberli, çok mu kötü? MİSAFİR — Yoo... hayır... Bilâkis... HÜSNÜ BEY — Yani, beni yalancı mı çıkarıyorsunuz? MİSAFİR — Ben mi? Hayır, şey... Yani demek istedim ki ben biberli yemekleri çok severim... Hem efendim, ne zararı var... Madem Hüsnü bey yemekleri biraz fena buldular... NACİYE HANIM — Demek Hüsnü'ye hak veriyorsunuz... Bununla "evet yemekleriniz çok berbat" demek istiyorsunuz... Teesüf ederim... Ben...
MİSAFİR — Aman efendim yanlış anlaşılmasın... Ben sadece, benim için üzülmemenizi söylemek istemiştim... Aramızda teklif tekellüf. mü var... Oturup hep beraber peynir ekmek yeriz, biraz reçel, birkaç yumurta, tereyağ filan, oldu mu bitti... Hem ben bugün varsam yarın yoğum... Zaten surda kalsam kalsam bir ay daha ancak kalabilirim, o kadar... NACİYE HANIM, HÜSNÜ BEY (Beraber) — Nasıl? Bir ay mı?
MİSAFİR — Yaa! Maalesef... Ama üzülmeyin, hatırınız için belki misafirliğimi biraz daha uzatabilirim... Hiç sizlerin üzülmesine gönlüm razı olur mu?!.. (Perde kapanır.)
Leman ŞENBAY
345
»uUttlııİ
nasreddin hoca
(Okullar için komedi; 3 perde)
OYNAYANLAR
NASREDDÃŽN HOCA — NASREDDİN HOCANIN KARISI — AYŞE (Büyütme) —- KADI — AHMET AĞA — SARHOŞ — MEHMET — YASEF — ALİ (öğrenci) — KOMŞU KADIN — KAHVECİ ÇIRAĞI — HIRSIZ — ZAPTİYE — YOLCU — EŞEK — MAHALLELİ BİRKAÇ ERKEK, KADIN, ÇOCUK.
I. PERDE
(Basit döşeli, fakir bir ev odası. Karşıda bir divan, duvarda bir ut görünmektedir. Ortada yırtık bir kilim, yanda basit bir masa, üzerinde birkaç kitap durmaktadır. Hoca'nın karısı divanda oturmuş çorap örmekte ve Ayşe'ye seslenmektedir.) HOCANIN KARISI — Ayşe... Kız Ayşe, biyol git de bak bakalım, bu herif nerde kaldı. Ahmet ağanın köşeye kadar bir varıver.
346
AYŞE — ....
HOCANIN KARISI — Kız, sana söylüyorum, işitmiyor musun? (Dışardan bir gürültü kopar.)
HOCANIN KARISI — Elin kırılsın inşallah. Yine kimbilir neleri devirdin kız? (Hoca elinde takkesiyle girer.)
HOCA — Kızın günahını alma hanım. İşi bir anlayıver de ondan soma konuş.
HOCANIN KARISI — Peki o gürültü ne idi? HOCA — Ne olacak, merdivenden çıkarken takkem yuvar-lanıverdi, işte o kadar.
HOCANIN KARISI — İlâhi hoca, takke o gürültüyü çıkanımı?
HOCA — Eeee altında da ben vardım işte. HOCANIN KARISI (Gülerek) — Ha şöyle imana gel. Neredeydin şimdiye kadar, arkandan Ayşe'yi koşturacaktım, az
daha!
HOCA — Ben mi, hanım bilirsin ki tilki ya ormandadır, ya
da kürkçü dükkânında. (Ayşe girer.)
AYŞE —- Hoca efendi, sen evde yokken gelen biri, yine geldi, eşşeği istiyor. Vereyim mi? HOCA — Yok, de. AYŞE — Ama nasıl olur Hoca efendi? HOCA —- Sen yok de.
AYŞE — Pekâlâ. (Çıkar, sonra yerine girer.) Hoca efendi, eşek çok lâzım, diyor. (Ahmet ağa girer.)
AHMET AĞA — Etme Hoca efendi, şu eşeği ver de bi yol değirmene gidip geleyim. HOCA — Ahmet ağa, eşeği bizim oğlanla tarlaya yolladım,
eşek evde yok.
(Bu sırada eşeğin ahırdan anırması duyulur.)
347
AHMET AĞA — Şimdi de eşek evde yok, demezsin ya! HOCA — Tövbe estağfurullah, be adanı, şu sakalı ağartmış adamın sözüne inanmadın da gittin ahırdaki eşşeğin lek lâfına inandın, yazıklar olsun sana be.
AHMET AGA — Kusuruma bakma Hoca, biz cahil insanlarız, kusura bakma, hadi eyvallah. (Çıkar.)
HOCANIN KARISI — Adamı iyi atlattın, ama senin eşşeğe de bir şeyler oldu son günde.
HOCA — Aldırma hanım, sen bağırmayandan kork. O sahibini çok iyi bilir.
HOCANIN KARISI — Hoca efendi, yeni esvabımı diktim.
Gör bak. (Duyardan alır, omuzlarına atar.) Nasıl, ne dersin
efendi, bunu giyip kime görüneyim?
HOCA — Bana görünme de kime görünürsen görün.
(Ayşe girer.)
AYŞE — Hoca efendi biri geldi, galiba arkadaki komşu kadın. İp istiyor.
HOCA — Ne ipi? Gelsin bakalım.
AYŞE — Gir komşu, gir.
KOMŞU KADIN — Selâm Hoca efendi. İp lâzım oldu da.
HOCA — Hayrola komşu, ne ipi?
KOMŞU KADİN — Çamaşır ipi canım.
HOCA — Ah, biraz evvel gelseydin ya. Şimdi imkânı yok.
KOMŞU KADIN — Niçin Hoca efendi?
HOCA — İpe un serdim, un!
KOMŞU KADIN (Gülerek) — İpe de un serilir mi? Bir yaşıma daha bastım!
HOCA — İnsanın vermeye gönlü olmayınca, pekâlâ serilir komşu, pekâlâ serilir.
KOMŞU KADIN — Aman komşu, Hoca efendi de kimseye bir şey kaptırmaz oldu.
348
HOCANIN KARISI — İftira etme komşu. Geçen gün kazanınızı aldıktı. Geri alırken size güzelim tencereyi, "kazan doğurdu'' diye vermişti, unuttun mu?
KOMŞU KADIN — Nasıl unuturum! Ama sonra ne yaptı? KOMŞU KADIN — Sen yoktun. Kazanı tekrar istedi. Bir gün sonra kazam almaya gittiğimizde de bize, "kazana Allah rahmet eylesin, öldü!" demez mi?
HOCANIN KARISI — Tabiî ne zannettin ya! Kazan doğurmaya gelince doğuruyor da, ölmeye gelince niçin ölmesin? KOMŞU KADIN — Hiç de böylesini görmemiştim. Ne ise, hoşçakalın. Sizinle lâf yarıştırmak mı? Hele Hoca ile, Allah göstermesin. (Çıkar.)
(Karısı yeni esvabını giymiş olarak girer.) HOCA — Ha şöyle, insanın gözleri ara sıra böyle güzelliklerle yıkanmalı. Ver utu hanım, ver şuradan utu da biraz çalayım.
(Utu alır ve parmağını bir yere basarak çalmaya başlar.) HOCANIN KARISI — Eee. Hoca bu ne? Herkes elini şöyle karıncalanmış gibi oynatır da çalar. Halbuki sen tutmuş bir yerden dımbırdatıyorsun.
HOCA — Marifet de orada ya! Herkes asıl notayı arar, arar, bir türlü bulamaz. Bak, ben nasıl buldum. HOCANIN KARISI — Peki ne şarkısı bu? HOCA — Koca cahil! Kâtibin şarkısı, kâtibin. HOCANIN KARISI — Seri çala dur. Ben biraz karşı komşuya geçiyorum. Gece belki orada kalırım, merak etme. Bir şey olursa Ayşe ile haber salarsın. Sen yatınca o da gelir komşuya, şöyle pencereden bakarsın, olmaz mı? (Çıkar.) (Hoca utu asar, Ayşe girer.) AYŞE — Hoca efendi, Yasef efendi geldi. HOCA — Ne dedin? Esef efendi mi geldi? Ne esefi kız? AYŞE — Yasef.
349
Ha Yasef efendi, sal içeri bakalım o ne yumurtla-
HOCA yacak.
(Yasef girer, cimriliği gözünden okunur, Ayşe çıkar.) YASEF — Akşam şerifiniz hayır içinde yatsın Hoca efendi! HOCA — Daha yatmadı Yasef efendi, söyle bakalım derdini.
YASEF — İki yozunu seveyim Hoca efendi, bende vardı bir altın para. Şu sırada dükkân da iflâs etti. Ben, çocuklar kaldı aç. Şimdilik bu altını bozdurayım Hoca efendiye, nasıl olsa sevişiriz Hoca efendiyle, dedim.
HOCA — Bakayım Yasef efendi şu altın dediğin nesneye. (Alır dişler geri verir.) Olmaz Yasef efendi. YASEF — Olmaz dedin? Niçin Hoca efendi? Bu altın en iyi altın. Biraz eksiğine de olsa bozuver. Evde çocuklar bekleşi-yorlar kediler gibi sarmaş dolaş olmuşlar, inanmazsın. HOCA — Olmaz, bozamam.
YASEF — Peki öyleyse, 150 lira ver de al, helâl olsun. HOCA — Etmez Yasef efendi, onun altını az, ayarı düşük. YASEF — Peki öyleyse, sen ne vereceksin? HOCA — Ayarı çok, ama çok düşük. YASEF — Canım anladık, sen ne verirsin? Hem altını da ne kadar düşük imiş?
HOCA — Yasef efendi, bu paranın altını o kadar düşük ki, aslını istersen, bunu verdikten sonra da üstüne para vermelisin...
YASEF — Ne dedin Hoca efendi üstüne para? Hadi yule yu-le Hoca efendi, ben gider... (Çıkar, Hoca soyunurken kapı çalınır. Hoca tekrar giyinir, Ayşe içerdeki odadan gelir, kapıyı açar. Bir talebe, kısa pantolonlu, fesli olarak içeri girer ince seslidir.)
HOCA — Hayrola Ali. Yine vazife mi yaptırmaya geldin? ALÃŽ — Hoca efendi, muallim bey bize acayip acayip, şeyler sordu. Anneme, babama söyledim, bilemediler. Yarın da ya-
350
pıp götürmem lâzım. Ne olur, bu son, artık rahatsız etmem
Hoca efendi.
HOCA — Sor bakalım ne imiş onlar?
ALİ (Defterinden hece hece okur) — Ay küçülünce gerisini
ne yaparlar?
HOCA — Yaz. Kırpar, kırpar yıldız yaparlar.
ALİ — Kır-par, kırpar, yıl-dız -ya-par-lar. Bir soru daha Hoca, Dünyanın ortası neredir?
HOCA — Yaz, Hoca'nın eşeğinin ön sağ ayağının bastığı
yerdir. İnanmazlarsa ölçsünler, bir karış kısa, bir karış uzun
gelirse eşek onların olsun.
ALİ — Hoca eş-şe-ğin, bas-tığı yer-yer-dir. Bir daha var. Sen
çok akıllısın be Hoca. Bizim sınıfa gelsen, hemen aferin alırsın. Son sualim de şu: Hoca, kıyamet ne zaman kopacak? HOCA — Kıyamet iki türlüdür oğlum. Biri küçük kıyamet, diğeri büyük kıyamet. Karım ölürse küçüğü, ben ölürsem işte o zaman büyüğü kopar.
ALİ — Kıya-met, i-ki tür-lü-dür, kü-küçük kı-kıya-met, büyük kı-ya-met. Hoca ö-lürse, bü-yü-ğü ko-par. (Hocanın elini öper, sıvışır.)
HOCA -— Ayşe, kız! Benim geceliğimi getiriver. (Ayşe getirir.) Sen de komşuya git artık. Ben uyuyacağım. (Ayşe gider. Hoca soyunur, yatağını yere serer, içine girer. Biraz sonra bir tıkırtı işitir. Tıkırtı, kapının anahtar tıkırtısıdır. Hoca derhal dolaba saklanır, hırsız girer, maskelidir, etrafı arar, bir şey bulamaz, nihayet dolabı açar. Hoca gülerek çıkar ve hırsızın sırtını okşan)
HOCA -— Dolaba girişimi korktuğum için sanma. Evde senin işine yarayacak bir şey bulunmadığı için seninle karşılaşmayayım diye, buraya saklandım. Kusura bakma' yiğitim, kısmetini başka yerde ara, haydi.
HIRSIZ — Asıl sen kusura bakma Hoca, şeytan yanılttı bir defa, eyvallah. (Çıkar.)
351
İİH
(Hoca yatağa girer, o sırada dışardan sarhoşun biri hocayı çağırır.)
SARHOŞ — Hey Hoca efendi, aç kapıyı! İçmeye geldim. Heyt imanım, Hoca! Aç şu kapıyı, yoksa indiririm camlan aşağı.
HOCA — Tu. Allah müstahakını versin bu sarhoş herifin, yine dayandı kapıya be.
(Hoca yataktan çıkar, kapın açar. o sırada Hoca'ııın yüzüne dışardan bir tokat iner. Hoca yere yuvarlanır, dışardaki sarhoş kahkaha ata ata uzaklaşır. Hoca öfkeli öfkeli kalkar.) HOCA — Seni mel'un .seni, seni hınzır herif seni. Baban yerindeki adama tokat ha, yarın Kadı'da görürsün sen. Seni na-let herif seni. (Yatağına girerken perde iner.)
II. PERDE
(Kadı'ııın odası. Duvarda Arapça ayetler. Kgdı yüksekçe bir yerde oturmakta, gözlerinde buruna düşen bir gözlük, sırtında siyah bir aba vardır. Kekeme konuşur.) KADİ — Ki-ki-kim vaaar o-ora-d...da? Gir, gi-ir. (Kalkar, kapıya kadar gider, geri döner, zaptiye girer.) ZAPTİYE — Kadı efendi. Hoca geldi. Hoca efendi, içeri alayım mı?
KADI — Elinde bir şey var mı? Bana bir şey getiriyor mu? Varıver anla.
ZAPTİYE — Yok Kadı efendi yalnız elinde bir adam var, davacı imiş, eşşeğin üstüne bağlamış, onu çözüyor. (Zc/ptiye çıkar, biraz sonra Hoca akşamki sarhoşun ensesinden tutmuş olarak girer.) HOCA — Davacıyım Kadı efendi. KADI — Buyur Hoca efendi buyur. Ne imiş davan? HOCA — Daha bugünün çocuğu, gelmiş bana tokat atıyor,
352
;fı
Kadı efendi, tokat!
KADI — Tokat ha! Ne cüret, ne cesaretle. Söyle bakalım, sen ne dersin?
SARHOŞ — Ben mi Kadı efendi, sarhoştum. Ne yaptığımı bilmiyordum. Hoca'ya oyun olsun, demiştim, demek tokat atmışım, bağışla Kadı efendi.
(Hoca arkasını döner, oturmak üzere kanepeye giderken, sarhoş cebinden bir para çıkınını çıkarır, hemen Kadı' nm önüne bırakır.) KADI — Bir tokatın cezası (Defteri karıştırır.) bin kuruştur. Atan, tokatı yiyene öder. Hadi bakalım. Çıkar paralan. (Gözle de işaret yapar.)
HOCA — Koskoca bir adama tokat ha! SARHOŞ — Kadı efendi, iyi ama yanımda para yok. Müsaade et de gidip getireyim.
KADI — Daha duruyor, fırla, çabuk. Hoca sen de bekleviver. (Sarhoş çıkar, biraz sonra kahveci çırağı Kadı'ya bir çay getirir, çıkar. Sonra yine girer.)
ÇIRAK — Hoca efendi dışarda bir sini baklava gidiyor... HOCA — İyi ama, bana ne?
ÇIRAK — Nasıl sana ne Hoca efendi, baklava sizin eve doğru gidiyor.
HOCA —- O halde sana ne?
KADI (Başını kaldırır.) — Ya... ya... sana ne? (Çırak çıkar.) HOCA (Usulca kalkar.) — Kadı efendi, yarım saat oldu, heriften haber yok. Ya gelmezse?
KADI — Sen merak etme Hoca efendi, neredeyse gelir. (Hoca oturur. Biraz sonra dayanamaz, kalkar, Kadı'ııın ensesine bir tokat indirir.)
HOCA — Kusura bakma Kadı efendi, fazla bekleyemeyece-ğim. Sen herifin getirdiği bin kuruşu alırsın... Hadi eyvallah! KADI — To to to kat haaa... Ka ka di ya to to kat... (Sandalyesine devrilir gibi otururken Hoca çıkar.) (Perde iner.)
Yeni Okul Tiyatrosu - F: 23
353
III. PERDE
(Birkaç selvi ağacının süslediği karşı sırt. Bir mezarlık yakını düzlük. Sahnenin bir kenarında iri bir taşın yanında kuru bir ağaç. Alçak fakat irice. Hoca eşeği ile görünür.) HOCA — Gel oğlum, gel... Sen de yoruldun ben de. Şöyle dinleniverelim. (Taşın dibine oturur.) Kimbilir bizim karı ne yaptı? Çoktan Akşehir'den dışarı çıkmamıştık. öyle değil mi oğlum. Ha şöyle, biraz dinlenir, sonra Akhisar Gölüne doğru bir uzanırız, olmaz mı? Eyvah biri geliyor, ta karşıki sırtta. Belli ki bir yolcu. Beni böyle miskin miskin otururken görürse ayıplar, hadi oğlum biz de yola revan olalım. (Hoca, eşeğe biner, diğer taraftan yere yuvarlanır.) HOCA — Hey gidi gençlik hey! Eşşeğe iki metre mesafeden atlamak işten bile değildi. (Etrafına bakımı; kalkar.) Canım, gençliğini de bilirim ben senin... Yolcu geldi, biraz odun toplar gibi yapayım. Karıya da odun toplayacağım demiştim. Dur şu ağacın dallarını keseyim. (Hoca küçük ağaca biner ve bindiği dalı keser.) (Yolcu gelir.)
YOLCU — Kolay gelsin Hoca, ne yapıyorsun? HOCA — Ne yapalım, odun topluyorum. YOLCU — Ama Hoca, sen bindiğin dalı kesiyorsun, sonra düşersin.
HOCA — Allah'ın bileceği iş o, sen ne anlarsın? YOLCU — Benim sözüme gelirsin, neyse, benden söylemesi. Vakit geç oldu. Kalamayacağım, hadi Allahaısmarladık. Ama yine dikkat et Hoca, düşeceksin. (Yolcu gider, biraz sonra Hoca'/un bindiği dal kesilir ve Hoca yere yıkılır.)
HOCA — Bana bak hemşeri... Hey! beri gel biraz hemşeri... (Kalkar, koşarak geri getirir.) Söyle sen ermişsin? YOLCU — Ne münasebet Hoca, ben neden ermiş olayım.
354
Senin halini gören herkes sana aynı şeyi söylerdi. HOCA — Yok sen ermişsin. Benim ağaçtan düşeceğimi bildin, ne zaman öleceğimi de bilirsin söyle. YOLCU — Aman Hoca, buna imkân yok, ben sana nasıl söylerim.
HOCA — Sen bilirsin söyle. Beni bu dertten kurtar. YOLCU — Allah, Allah. Ver bakayım elini öyleyse. HOCA — Al. Ne zamanmış?
YOLCU — Dur Hoca felâket! Sen yarım saate kadar öleceksin! HOCA — Yarım saate kadar mı? Aman fenalıklar gelmeye
başladı.
(Yolcu Hoca'yi yığılı halde bırakır, mütebessim ayrılır.) YOLCU — Belki yarım saate de kalmaz Hoca, eyvallah. Aksiliğe bak ki ben şehre gitmiyorum. Karma haber verirdim, ama olmayacak. Kusura bakma, hakkımı helâl ettim. (Hoca boylu boyuna uzamı; eşek, sağa sola koşmaya başlar.) HOCA — öldüm, öldüm ama, bizim hatuna kim haber verecek. Bari ben gideyim de usulca bildireyim. (Çıkar, perde kapanır. Hoca perdenin önüne çıkar, öteki kenara gelince yukarı seslenir.) HOCA — Hanım, hanım, Ayşe, Ayşe gelin, çabuk gelin ben
öldüm.
(Hoca'mn karısı ile Ayşe gelirler, ellerinde lâmba vardır.)
HOCANIN KARISI — Hayrola efendi ne var?
HOCA — Sorma karıcığım, ben öldüm... Mezarın üstünde
kimse yoktu ki haber göndereyim. Ne yapayım, meraktan
kurullasın diye ben kendim geldim.
(Hoca geri döner, eşeğiyle gider.)
HOCANIN KARISI — Aman Allahım, bizim efendi öldü.
(Bayılır.)
AYŞE — İmdat, imdat, yetişin komşular, yetişin!
(Ahmet ağa, Mehmet, komşu kadın çıkagelirler.)
355
AHMET AGA — Deme Ayşe, vah, vah. Nerede şimdi kendisi?
AYŞE — Mezarın üstündeki düzlükte imiş. AHMET AGA — Kaldırın bu kadını evine. Biz de gidelim, ölüyü getirelim.
(Çıkarlar, kadını da sürükleyerek götürürler.) (Perde açılır, biraz sonra halk tabutla gelir ve orta yerde dururlar.)
AHMET AGA — Peki, şimdi hangi yoldan gideceğiz. BİRİSİ — Aşağıdan. DİĞERİ — Yukarıdan, yukarıdan ineriz. AHMET AGA — Günahtır, ölüyü tutmayalım, karar verin çabuk. Karısına sorun, arkadan geliyor. (Hoca tabutun içinden doğrulur.)
HOCA — Aman karıma sormayın, erenler, merhum sağlığında bu yoldan giderdi. Siz de bu yoldan götürüverin. AHMET AĞA — ölün bile hızır gibi yetişti be Hoca! Sen ölür müsün hiç! Sen büyük adam! Sen hiç ölür müsün! Yürüyün hemşeriler, yürüyün! (Çıkarlar.)
(Perde kapanır.)
356
29 ekim
(İki Devir)
ŞAHISLAR
DÜRDANE (35 yaslarında) — ERDAL (12 yaşlarında) — OYA (13 yaşlarında) — AYDIN (22 yaşlarında) — RASİM EFENDİ (45 yaşlarında) — KENAN (40 yaşlarında) — BÜYÜKBABA (65 yaşlarında) — FİTNAT HANIM (55 yaşlarında) — ADNAN (22 yaşlarında) — HANDAN (14 yaşlarında) — KENAN (12 yaşlarında)
(Bu piyes, Ankara Radyosu'nda Devlet Tiyatrosu artistleri
tarafından oynanmıştır.)
(Orta halli bir ev eldeki eşya ve dekorlarla canlandırılmış-
tır.)
ERDAL (Telâşlı) — Anneciğim, elbiselerim nerede? Geç kalacağım.
DÜRDANE — Yavaş konuş yavrum. Sabah sabah gürültü etmesen olmaz sanki. Deden de yatmadan evvel tembih etti, sabahleyin Erdal ses çıkarmasın diye!..
357
ERDAL — Ama saat sekize geliyor anne, hem bugün Cumhuriyet Bayramı. Erken kalkmak icap eder. En büyük bayram bugün. (Makam ile) En büyük bayram bugün... DÜRDANE — Sus. Dedenden azar işiteceğiz... ERDAL — Dede. Dede. Dede. Bu evde ne yapsak Dede. (Ansızın) Aaa. Aaa. Bayrakları da asmamışsınız. Vallahi babam kızacak. Oya assın. (Bağırarak) Oya. DÜRDANE —- Sus dedim sana. (Oya girer.)
OYA — Ne var canım, işim var. Beni niye çağırdın? ERDAL — Bayraklar asılmamış. OYA — Anne oldu mu ya?
ERDAL — Senin aklın nerede bilmem ki? Sözde onuncu sınıf talebesisin. Kocaman kız oldun.
OYA — Benim aklım izcilerde. Geç kalıyorum anne. Biliyorsun ki evvelâ izciler geçiyor, önde de biz varız. DÜRDANE — Allahım bize ne günler gösterdi. Biz sizin yaşınızda iken çarşaf giyerdik.
ERDAL — Anneciğim, sizi sokakta gördükleri zaman umacı geliyor diye kaçarlar mıydı?
OYA — Sen sus cahil. Erkekleri görünce kadınlar kaçardı. ERDAL — Haydi canım öyle şey olmaz. Erkekler kadınları çarşafla görünce umacı zannederlerdi. DÜRDANE — Yine boyunuzdan büyük işlere karıştınız. OYA — Neden anneciğim? Bir sene sonra liseyi bitirip üniversiteye gideceğim. Belki de hayata atılırım. ERDAL — Anne sen hiç memuriyet yaptın mı?
DÜRDANE — Hayır çocuğum. Bizim zamanımızda memuriyet yoktu.
ERDAL — Peki ama devletin işlerini kim yapardı?
DÜRDANE — Erkekler...
ERDAL — Doktor, mühendis, mimar?..

OYA — Bilmediğin şeye karışma. Onların zamanında kadın böyle şey olmazdı.
ERDAL — Neden olmazmış? Bizim bayan öğretmen dedi ki kadın her mesleğe girer.
DÜRDANE — Fakat şimdi yavrum. Bizim zamanımızda kadın kafes arkasında otururdu.
ERDAL — Vallahi yalan. Siz beni kandırıyorsunuz. Ama anne artık ben çocuk değilim. öyle şey olmaz. İnsan hiç kafes arkasında oturur mu?
OYA — Beni lâfa tuttunuz. Vallahi geç kalacağım. DÜRDANE — Sizinle lâfa daldım da semaveri bile koymadım. Haydi Oya sen de masayı hazırla, Erdal da telâşlanıyor. ERDAL — Anneciğim telâşlı değilim. Fakat tabur başı olduğum için arkadaşlarımı gözden geçirmeliyim. DÜRDANE — Vay küçük beyimiz vay... Tabur başıymış. Biz senin yaşında iken.
ERDAL — Sahiden anne bizim yaşımızda iken ne yapardınız?
OYA — Ne yapacaklar haremde otururlardı. ERDAL (Gülerek) — Haremde. Acıyorum sana anne ben. DÜRDANE — Fakat bütün kadınlar öyleydi oğlum. ERDAL — Anne eskiden.
DÜRDANE — Mektebe geç kalırsan kabahati bende bulma sonra.
OYA — Anneciğim onun okulu yakın. ERDAL — Pantolonumun düğmesi de kopuk. DÜRDANE — Niye akşamdan diktirmedin? Her zaman her işi en son dakikada istersiniz. Bu sabah idman da yapmadınız. Bakayım senin tırnaklarına. ERDAL — Temiz.
DÜRDANE — Aferin. Oya sen de kızım duş yapsaydın daha iyi ederdin. Çevik hareket edersin.
358
359
OYA — Anneciğim, akşam babama söylevini okurken dinledim. Çok güzeldi. Seni işitmek isterdim. Kelimelerinde biı güzel günün mânası öyle sade ve tatlı ki insanın ruhuna akıyor.
DÜRDANE — Aman Oyacığım ben annen olduğum için öyle gelmiş olacak. Uzun zaman düşünerek hazırlayamadım ki. Dün öğleden sonra mutfakta yemek pişirirken karaladım onları. Senin gibi candan ve samimî bir ifadesi var da onun için beğenmiş olacaksın. Baban da fena bulmadı. OYA — O senin neyini beğenmez ki anne? Sen mükemmel bir kadınsın. Ben de senin gibi olabilsem. DÜRDANE — Sen ve sizler benim neslimin çok fevkindesi-niz yavrum. Bizler intikâl devrinin derme çatma yetiştirdiği özenti numuneleriyiz. Halbuki sizler. OYA — Evet anne...
DÜRDANE (Sözünü kesmeden) — Tanı Cumhuriyet devrinin, inkılâbın olgun meyvelerisiniz.
ERDAL — Sen bir tanesin anneciğim. (Makam ile) Dağ başını duman almış. Gümüş dere durmaz akar. (Erdal şarkı söylerken Oya da mırıldanarak kardeşine refakat etmektedir.)
DÜRDANE — Sus yavrum daha uyuyanlar var. ERDAL — Uyansınlar artık. Bugün bayram. (Tekrar) Yürüyelim arkadaşlar. Lalalalam...
AYDIN (Sesi uzaktadır) — Sussana be. Sabah sabah sizi mi dinleyeceğiz? (Ses yaklaşır) Küçük bey ile küçük hanım merasime iştirak ediyorlar diye ev altüst oluyor. (Aydın girer.)
OYA — Evet beyefendi hazretleri üniversiteli oldukları için
ağır başlıdırlar.
DÜRDANE — Yavaş olun çocuklar.
OYA —- Bayram sabahı yatacak değil ya. O da kalksın anne-
r-1 m »-»-i
360

AYDIN — Nasılsın anneciğim? Sen onlara bakma. Yarın sabah yorganları üstlerinden çekeyim de görsünler. DÜRDANE — Unutursun yavrum. Hem bugün sen merasime gitmiyor musun?
AYDIN — Hayır. Bugün resmî geçide iştirak etmiyorum. Kaç bayram halkın önünden iftiharla geçtim. Bugün de onları seyretmek istiyorum. Bayramın tadını tam çıkaracağım. Hem bu akşam eve de geç geleceğim. Kusura bakma ve sakın merak da etme anne...
DÜRDANE —- Neden o?
AYDIN — Gece her taraf aydınlık. Biraz arkadaşlarla dolaşırız.
DÜRDANE — Babana söyle.
AYDIN — Sen söyle anneciğim.
DÜRDANE — Deden geliyor. Ona söyleriz.
(Rasim efendi girer.)
RASİM EFENDİ — Merhaba çocuklar.
OYA — Günaydın dedeciğim.
DÜRDANE — Beybaba buraya oturun şimdi. Kahvenizi ben
yaparım. Bu sabah çocuklarla uğraşmaktan bir hal oldum.
Bunları merasime yetiştireyim.
ERDAL -— Mendilim yok anne. (Makam ile.) Güneş ufuktan
şimdi...
DÜRDANE — Erdal oğlum kahvaltı etmedin. ERDAL — Ettim anne.
DÜRDANE — Ne yemişsin? Yarım bardak çay içmişsin sade. Tereyağın ile peynirin olduğu gibi duruyor. Vallahi olmaz babana söylerim.
ERDAL — Anneciğim bu sabah üzerime çok düşme. Acıkırsam yolda bir şeyler atıştırırım. (Ansızın) Aaaaa. DÜRDANE — Noldu? ERDAL — Bayrağı daha asmamışsınız. Sakın unutmayası-
nız.
361
AYDIN — Sevsinler küçük beyi. Sanki biz evimize bayrak asmayı unutacaktık.
ERDAL — Darılma ağabey. Bilirsin ki babam böyle şeylere çok kızar. Allaha ısmarladık (Allaha ısmarladık güle güle sesleri.) (Erdal çıkar.)
OYA — Benim trampetim nerede? DÜRDANE — Küçük hanım trampet çalıyorlar. (Dışardan Oya, Oya sesleri ile karışık trampet ve düdük sesleri duyulur. İzci arkadaşları gelmiştir.) OYA (Bağırarak) — Geliyorum. Allaha ısmarladık hepinize. (Oya çıkar.)
DÜRDANE — Çocuklar gittiler.
RASİM EFENDİ (Kahvesini içerek) — Ohh. Ne güzel pişir-mişsin. Eline sağlık kızım pek nefis olmuş. DÜRDANE — Geciktiğim için kusura bakmayın. RASİM EFENDİ — Üzülme kızım. Kocan da yeni kalktı o da isteyecek. (Kenan bey girer.)
KENAN BEY — Amma da yeni kalktım. Çocukların seslerini yataktan dinliyordum. Onlar gidince eve bir sessizlik çöktü.
DÜRDANE — Sen de çayını iç soğumasın. Saat neredeyse dokuza geliyor.
AYDIN — Siz erkenden çıkmıyor musunuz baba? KENAN BEY — Yapılacak çok işlerim var. Bazı törenlere uğrayacağım. Bilhassa.
AYDIN — Evet annemin söylevini dinleyeceksiniz. Yavaş yavaş hazırlanalım!..
RASİM EFENDİ — İyi amma siz evden gidince ben ne yapacağım? Yalnız başıma oturup teşbih mi çekeyim? AYDIN — Dedeciğim, eğer arzu edersen seni Taksim'e gö-türeyim, bir kahvede oturur dünyayı seyredersin.
362
DÜRDANE — Ahhh çok güzel. RASİM EFENDİ — Zaten beni Aydın düşünür. DÜRDANE — Aman babacığım hepimiz sizi düşünür ve severiz.
AYDIN — Amma en fazla ben sever ve düşünürüm. RASİM EFENDİ — Biliyorum yavrum seversiniz. Eksik olmayın. Amma bugünü hepinizden çok ben yakından görmek, yaşamak istiyorum. Çünkü bu bayramın ne demek olduğunu sizlerden daha çok anlıyorum. Balıklar suyun hasretini çekmezler. Çünkü denizde yaşıyorlar. Sizler Cumhuriyeti benim kadar hissedemezsiııiz. Çünkü istibdad görmediniz. Türkiye'de Cumhuriyetin manası neyi ifade eder? Hepiniz bilir ve anlarsınız. Fakat nelere mal olmuştur? Benim kadar anlayamazsınız.
DÜRDANE — Şüphesiz babacığım.
RASİM EFENDİ — Tam üç idare şekli idrak etmiş adamım. Mutlakiyet ve Meşrutiyet seneleri. Türk halkının hayatında, karanlık, korkunç bir tarih olarak kalacaktır. İnsaniyet kütüphanesinde cilt cilt duran bu kara talihin her bir sayfası acı hatıralar ve çok feci sahnelerle doludur. AYDIN — Hakikaten acı dede. öyle zannediyorum ki eskiden millî bayram yoktu.
RASİM EFENDİ — Yani dinî bayramların haricinde bir bayram mı? Meselâ Velâdet-i Hümayun, Culûs-u Hümayun gibi donanma günleri vardı. AYDIN — Bunlar nedir büyükbaba? RASİM EFENDİ — Türkçe konuştum oğlum. Yani padişahın doğumu, padişahın tahta çıktığı gün. Sonradan tek millî bayram Meşrutiyetin, Hürriyetin ilân edildiği 10 Temmuz günü oldu.
AYDIN — 23 Temmuz. RASİM EFENDİ — Evet 23 Temmuz.
363
AYDİN — Padişahların doğduğu veya tahta çıktığı günlerde de böyle merasimler, resmî geçitler olur muydu? RASİM EFENDİ — Doğrusunun istersen oğlum, o büyük donanmaların zamanı olan Abdülhamit devrinde daha fazla bir yasak savma, bir korunma olarak tes'it edilirdi. Yani senin anlayacağın kutlanırdı. Kim evine fazla fener asarsa, kim fazla mum sarfiyatı yaparsa o hünkârın gözüne girer, kim yapmazsa menkûp olur, gözden düşer, memuriyetten usulüyle uzaklaştırılıp imparatorluğun uzak bir köşesine sürülürdü. Dur da sana bizim ailenin başından geçen bir felâketi donanma gününü anlatayım. AYDIN — Seni dinliyoruz büyükbaba. RASİM BEY (öksürür) — Bir donanma günüydü. Eski bir gün. O zamanlar böyle mesut bayramlar bilmezdik biz. AYDIN — Nasıl olurdu?
RASİM EFENDİ — Anladım. Sen muhakkak o günleri yaşamış gibi tekrar anlatmamı istiyorsun. (öksürür) Seneler nasıl geçti bilemem. Bir konakta oturuyorduk. Paşa konağı derlerdi. (öksürür) Anlaşıldı, size bunu baştan anlatacağız. Biraz dinleneyim de öyle...
PERDE 1. SAHNE
II. TABLO (Aynı dekor...)
BÜYÜKBABA — Sabah kahvemi içmekten vazgeçeceğim neredeyse. Merasime yetişeceğim diye iki ayağım bir pabuca girdi.
FİTNAT HANIM — Emrediniz de efendim ben size yardım edeyim.
364
BÜYÜKBABA — Her şeyim hazır mı? Yakam, İstanbulinim, pantolonum.
FİTNAT HANIM — Tabiî efendim. Donanma günü olduğunu unutmadım.
BÜYÜKBABA — Aferin gelin hanım. Ancak merasime yetişecek kadar vaktim var. Culûs-u Humayın günü merasimde olmazsam tabiî olmaz.
FİTNAT HANIM — Sabah kahvenizi vereyim efendim. BÜYÜKBABA — Mükemmel doğrusu. Feraset ve dirayet bizim hanımda. Kızım kahve taşmıştır. FİTNAT HANIM — Taşmaz efendim, Sultan Hamidin kahvesi gibi kıvılcımlı külde pişti.
BÜYÜKBABA (Boğulur gibi) — Sultan Hamit. Aman ya-rabbi bu ne saygısızlık zâtı şahane diyemez misin? Efendimiz diyemez misin?
FİTNAT HANIM —- Aramızda konuşuyorduk da. BÜYÜKBABA — Aramızda konuşuyormuşuz. Gelin hanım, gelin hanım Padişah efendimiz velinimetimizin ismi mübarekleri telâffuz olundukta hiç bir gün laubaliye cevaz yoktur.
FİTNAT HANIM (Yavaş sesle) — Hepsi yok olsun inşallah. (Yüksek sesle) Peki efendim doğrusu hata ettim. BÜYÜKBABA — Ya kahve?
FİTNAT HANIM — Şayeste kalfa cariyeniz meşguldü. Şimdi gider getiririm.
BÜYÜKBABA — Ya taşmıştır, yahut köpüğü kaçmıştır. FİTNAT HANIM — Şimdi efendim, şimdi getiririm. (Fitnat hanım aceleyle çıkar. Büyükbaba kendi kendine konuşur.)
BÜYÜKBABA -— Üstüme vazife değil amma ne de olsa gelin. Başımıza bu kadın yüzünden bir belâ gelecek. Hani sus-sam bir türlü. Zâtı şahaneye dil uzatmak cesaretini kimden alıyorlar bilmem ki.
365
(Rasim efendi ve Fitnat hanım girerler.)
FİTNAT HANIM — Buyurunuz efendim. Köpüklü kahveniz geldi.
BÜYÜKBABA — Ver bakayım. (Kahveden bir yudum içer.) îyi. Kibrit yer. Oh. (Tekrar kahveden bir yudum içer.) RASİM EFENDİ (Ses çok gençtir uzaktan) — Hanım hanını. FİTNAT HANIM — Efendim geliyorum. BÜYÜKBABA — Nereye gidiyorsun? Benim merasim elbisem hazır mı?
FİTNAT HANIM — Tabiî efendim. İstanbulini dün sandıktan çıkardım. Bütün gece de tahtaboşta asılı bıraktım. Naftalin kokusu kalmasın diye.
BÜYÜKBABA — Eyvah ayazda nezle olmuştur. FİTNAT HANIM — Aman efendim elbise nezle olmaz. BÜYÜKBABA — Ben söylersem olur, o zaman benim paşalığım nerede kalacak?
FİTNAT HANIM — Efendim içeriye aldıktan sonra ütüledik.
BÜYÜKBABA — O zaman iyi.
RASİM EFENDİ (Seslenerek) — Hanım. Hanım.
FİTNAT HANIM (Seslenerek) — Biraz bekle bey. Babanızı
giydiriyorum. Merasime gidecekler.
ADNAN (Seslenerek) — Anne. Anne.
FİTNAT HANIM (Yumuşak) — Ne var oğlum?
BÜYÜKBABA — Gelin hanım, kolalı yakam nerede?
ADNAN (Seslenerek) — Anne.
FİTNAT HANIM — Geliyorum yavrum. Biraz müsaade et.
RASİM EFENDİ (Seslenerek) — Hanım.
BÜYÜKBABA —- Bu yaka alçak. Daha yüksek bir yaka yok
mu? Nasıl ev burası?
FİTNAT HANIM — Şimdi bulacağım.
BÜYÜKBABA (Telâşlı) — Merasime zâtı şahaneden sonra
varacağım. Verin rica ederim, şu gömleği.
FİTNAT HANIM — Yakayı.
BÜYÜKBABA — Verin efendim verin.
FİTNAT HANIM — Siz bilirsiniz.
BÜYÜKBABA — Yaka.
FİTNAT HANIM — Takalım yakayı efendim.
ADNAN (Seslenerek) — Anne bir dakika gelir misin?
FİTNAT HANIM (Seslenir) — Gelemem işim var.
BÜYÜKBABA — Dikkat et gelin hanım. Ensemi acıttın. Nasıl yaka takıyorsun?
FİTNAT HANIM — Afedersiniz efendim. Yakanızı takarken acıttım.
BÜYÜKBABA — Onu takıp da gömleği öyle verirler.
FİTNAT HANIM (Korkak) — Söyledim amma vakit bıraktınız mı?
BÜYÜKBABA — Ne söyledin?
FİTNAT HANIM — Hata ettim dedim.
BÜYÜKBABA — Hata. Tabiî hata.
ADNAN (Seslenerek) — Anne.
FİTNAT HANIM (Seslenerek) — Ne var dedik ya. Muhakkak bir şey söylemek istiyorsan gel buraya. İşim var dedim sana.
BÜYÜKBABA — Ensemi niye bıraktın?
FİTNAT HANIM — Düğmeyi taktım efendim. Şimdi de ön düğmeyi takacağım.
BÜYÜKBABA — Boğuluyorum yahu. Boğuluyorum.
FİTNAT HANIM — İşte oldu efendim. Bakınız şu el aynasına.
BÜYÜKBABA — Neresi olmuş? Bu yaka kâfi derecede dik değil.
FİTNAT HANIM — Aman efendim kulak memenize kadar geliyor.
(Adnan ayaklarının ucuna basa basa girer.)
BÜYÜK BABA — Arkada kim var?
FİTNAT HANIM — Gördünüz mü efendim? Kâfi dik değil dediğiniz halde arkaya dönemiyorsunuz. Arkaya başınızı çeviremiyorsunuz. Arkanızda Adnan var efendim. Adnan geldi.
ADNAN — Sizinle biraz hususî konuşmak istiyordum anne? Amma mademki büyükbabamın huzuruna çağırdınız, burada konuşalım.
BÜYÜKBABA — İstanbulini tut gelin hanım.
FİTNAT HANIM — Buyurunuz.
BÜYÜKBABA — Lütfen aklınız bende olsun.
ADNAN — Anne artık bu kadarı olmaz. Handan içeride gözyaşı döküyor.
FİTNAT HANIM — Ne yapmışız ona?
ADNAN — Daha ne yapacaksınız? Kızı daha ondört yaşma girer girmez çarşafa soktunuz. Bu da yetişmiyormuş gibi Damdösiyondan da aldınız.
FİTNAT HANIM — Kızı marabet yapmayacağız ya. Yaşını başını aldı, evlendireceğiz tabiî. Kardeşinin evde kaldığını herhalde istemezsin.
BÜYÜKBABA — Mektep ne olacak? Ondördüne gelmiş kız daha mektepte okuyup da Babıâli'ye kâtip mi olacakmış?
ADNAN — Yarın tekrar görücüye çıkacakmış.
FİTNAT HANIM — Pek tabiî. Sana evlenecek yaşa geldi diyoruz. Aman beybaba bir dakika durunuz. Şu düğmeyi de takayım.
ADNAN — Pazarda hayvan satar gibi görücüye kız çıkarıyoruz.
BÜYÜKBABA — Dedelerimizden beri tatbik edilen âdetlere dil uzatmağa utanmıyor musun sen? İki gündür Mektebi Tıbbiyeyi şahanede talebe oldum diye bunca senelik mukaddes, muhterem, Cemil ve...
ADNAN (Sinirli sözünü keserek) — Bir genç kız için teşhir edilmek. Hayır doğru değil bu.
BÜYÜKBABA — Hadifim Adnan bey terbiyenizi vermeği oğlum Rasim beye havale edip gitmem lâzım. (Seslenir.) Ra-sim! Rasim!
FİTNAT HANIM — Herkes gelininiz Fitnat değil ki ismi çağrılınca lebbeyk deyip karşısına dikilsin. (Seslenerek.) Bey! Bey!
ADNAN — Büyükbaba, ya görücüler kızı beğenmezlerse.
BÜYÜKBABA — Sana lütfen, sükût buyurmam rica etmiştim hadifim Adnan. Yoksa senin vâsıl olduğun makamı nazarı itibara almadan.
ADNAN — Büyükbaba.
BÜYÜKBABA — Safsatalarınızda bir bende mantık ve aklı selim mevcut değildir. Bu da böylece malûmunuz ola. İşte geliyor. (Bağırır.) Rasim. (Rasim efendi girer.)
RASİM EFENDİ — Efendim...
BÜYÜKBABA — Eğer vaktim olsaydı evlâdınıza verdiğiniz aşıları serbest ve arnovo terbiyeden dolayı sizi bir hayli tenkit ve tekdir ederdim. Fakat bugün merasime yetişeceğim için kısaca bunu size ihtarla iktifa edeceğim. Mahdumunuz Adnan meşru izdivaç şekillerini haysiyet şikeden gören bir nevi zındıktır.
FİTNAT HANIM — Allah Allah o da nesi? Biz hepimiz öyle evlenmedik mi? Hiç de haysiyetimiz kırılmadı. Görücüye çıkmak değil yani görücünün gelmesi ayıptır.
ADNAN — Demek ki sen de çok görücüye çıktın anne.
FİTNAT HANIM — Tabiî çok çıktım. Günde gelip giden görücülerin hesabını ben de şaşırdım. ADNAN — Hiç biri beğenmez miydi?
FİTNAT HANIM — Aaaa delinin zoruna bak.
ADNAN — Niye kızdın anne? Eğer görücülerden bir tanesi seni beğenseydi artık ötekiler gelmezlerdi.
FİTNAT HANIM — Bilemedin küçük bey hepsi istiyorlardı da biz beğenmezdik. Her isteyene kız verilmez.
BÜYÜKBABA — Gelin hanım gelin hanım. Büyüklerin yanında konuşma tarzınız bana çocuklarınızın terbiyesinin neden bu kadar kusurlu olduğunu öğretiyor.
FİTNAT HANIM — Afedersiniz büyükbaba. Beni kızdırdı da.
BÜYÜKBABA — Nişanlarım?
FİTNAT HANIM — İşte efendim.
BÜYÜKBABA — Tak be kızım, taksana. Ha şöyle. Bizim hanım da eğer bir haftaya kadar kalkmazsa, bize bakacak bir hanım lâzım. Değil mi Rasim?
RASİM EFENDİ — Anlayamadım beybaba.
BÜYÜKBABA — Biz konuşurken unuttum. Bak bakalım demir ağa bütün fenerleri çıkarıp uşaklara temizletmiş mi? Bayrakları iki tarafa assın. Konağın cephesi parmaklıkların üstü hep fenerle kapansın. Haberin olsun ha. Bu defa bizim konak Ekmekçi başının, Kahveci başının, Esvabcı başının konaklarından üstün olacak.
RASİM EFENDİ — Yaparız bey baba. Kâhya efendi daha dünden mumları hazırlamıştı.
BÜYÜKBABA — Padişah efendimiz bu donanmada bendeleri içinde en fazla benim merbut olduğumu görmeli. Şimdilik hoşçakalın.
HEP BİRDEN — Güle güle. (Büyükbaba çıkar.)
ADNAN — Bende. Padişah efendimiz. Merbut. Ben bu sözleri beğenmiyorum.
RASİM EFENDİ — Bunlar nasıl söz Adnan?
ADNAN — Basbayağı sözler beybaba Padişahın Cülusu?
FİTNAT HANIM — Sus kimse duymasın.
RASİM EFENDİ — Oğlum, duvarın bile kulağı vardır.
ADNAN — Duvarın kulağı varmış. Rahat nefes almak, evde olsun geniş ve rahat nefes almak istiyoruz. Annemle babama istediğimi söyleyemedikten sonra.
RASİM EFENDİ — Bu sabah sen sol taraftan kalktın galiba. Donanma günü herkesin keyfini kaçırma.
ADNAN — Donanma günü. Niçin bu şehri ayin yapılıyor söyler misin? Padişahı sevdikleri için mi? Hayır, sade korku belâsı. Anlarım, millete bir şey vermiş olsalar, doya doya büyük günü kutlayalım.
FİTNAT HANIM — Sus bey.
ADNAN — Bir adamın devletin başına geçebilmesi için onun o devleti teşkil eden insanlardan müteşekkil kütlelerin itimadını kazanması lâzım. Mütereddi bir hale gelmiş olan Osman Hanedanından doğan çocukların böyle büyük bir imparatorluğu hem de dünya içindeki bu korkunç tezatlar arasında idare edebilecek kabiliyette olduklarını bize kim temin eder?
FİTNAT HANIM — İstirham ederim Adnan, niyaz ederim oğlum sus.
RASİM EFENDİ — Şayeste kalfa sofada.
ADNAN — Eli kalem tutmaz şu iki biçare köle mi bizi ele verecek? Versinler. Vehim içinde boğulacağımıza şeraitimize daha uygun bir zindanda yaşarız.
FİTNAT HANIM — Allah aşkına oğlum. Resulâllah aşkına sus. Bey. Bir şey söylesene oğlana. Ağzı bu sözlere alışacak sonra.
ADNAN — Maalesef alışmaz anne, bu tazyik ve istibdadın bu zulmü altında dillerimiz bu sözlere alışamıyor. Halbuki sokak başlarına çıkıp hürriyetsizlikten boğuluyoruz diye avaz avaz bağırmamız lâzım. Ama mümkün mü? Beşiktaş karakolları, Yıldız Sarayı sorgulan, işkence odaları, kırbaçlar, koltuk altına konan yumurtalar, menfalar, zindanlar, karanlık bir gecede denize dökülmeler. İşte bütün bunlar dillerimizi kilitliyor.
FİTNAT HANIM — Yalvarırım sus, kardeşin geliyor. Hiç olmazsa o bunları duymasın. Gel Kenan gel yavrum. Kahvaltı ettin mi bakayım? (Kenan girer.)
KENAN — Hayır anne, Gülüzar dadım buraya getireceğini söyledi.
FİTNAT HANIM — Maşallah maşallah. Kırk bir buçuk defa maşallah. Ne de güzel olmuşsun. KENAN — Mektebe de vakit kalmadı çabuk gideyim. (Marş mırıldanır.)
FİTNAT HANIM — Kuzum Handan nerede? O olsun kahvaltı etti mi?
KENAN — Hayır Handan ablam ağlıyor. Ben kahvaltı etmem diyor. Mektebe gitmek istiyormuş. RASİM EFENDİ — Gidemez. Karar karardır. Beybabam böyle istiyor.
ADNAN — Zaman değişiyor baba. Bu asrın hazmedemeye-ceği bu batıl ve saçma ananelere sadakat koskoca imparatorluğu inkıraza götürüyor. Hepsinin başı cehalettir. Bir millet kadınlı erkekli okumalı. İşte Handan da geliyor. Fikirlerini kendisi müdafaa etsin. (Handan girer.)
FİTNAT HANIM — Sabahtan beri ağlıyormuşsun yavrum. Beni de daha doğrusu bizi de ağabeyine şikâyet etmişsin.
ADNAN — Anne.
HANDAN — Anneciğim afedersiniz, ben kimseyi şikâyet etmedim. Sadece ağlıyordum. Ağabeyim de niçin ağladığmı sorunca kendisine sebebini söyledim. Mektebe gidemeyeceğim için ağlıyorum.
FİTNAT HANIM —- Görücüler. Ya görücüler. Cevap versene. Cevap ver diyorum.
HANDAN — Bırakınız şimdi onu. Ben mektebe gitmek istiyorum. Babacığım, anneciğim, okumayı seviyorum. Tahsil etmek istiyorum. Bu benim hakkım değil mi? Niçin beni bundan mahrum ediyorsunuz? Kız olarak dünyaya gelmişsem ilim ve irfandan niçin mahrum kalayım? Okumak sade erkeklerin inhisarında mı kalacak?
ADNAN — Kadınlar cahil kalsınlar diye bilhassa yapıyorlar.
FİTNAT HANIM — Okuyup da ne yapacaksın? Erkekler bir gaye ile tahsil ederler. Hayatlarını kazanmak, bir memuriyete girmek, isim, şöhret, para itibar edinmek için. Haydi okudun. Ne olacaksın sonunda?
HANDAN — Biz bir kere okuyalım., Ondan sonra istediğimiz kendiliğinden olur.
FİTNAT — HANIM — Yarabbi bu çocukları sanki ben doğurmadım. Karşıma geçmişler anlamadığım şeylerden konuşuyorlar.
ADNAN — Anne bu çocukları sen doğurdun amma görmüyor musun hayat akıp gidiyor? Hayat selinin karşısına geçilir mi? Her şey değişiyor. Biz nasıl olur da senin gibi düşünürüz? Sen tabiîdir ki, büyükbabam gibi düşüneceksin. Saray paşası gibi.
RASİM EFENDİ — Tıpkı onun gibi değil amma ondan da pek aykırı değil.
ADNAN — İşte anne sen büyükbabamdan ben de senden farklıyım. Bu ufak farklar gitgide büyüyecek, koskoca bir çığ olacak. Hayatımızda padişahlık mefhumu, genç dimağların kabul etmediği bir mefhum olmağa başladı. Hele mutlakiyet idaresi. Onun kendini müdafaa etmek için kullanıldığı bütün vasıtalarla bunların en başında kara cehalet ve imansız bir taassup geliyor. Bütün bunlardan biz nefret ediyoruz işte.
FİTNAT HANIM — Haydi durma. Kenan, haydi çocuğum mektebe geç kalacaksın.
KENAN — Gidiyorum anne.
(Kenan çıkar.)
FİTNAT HANIM — Allah'tan çocuk da bir şey anlamadı konuşmalarımızdan. Bey, oğluna akıl öğret de iki şey söyle. Âdeta onu dinliyor gibisin.
RASİM EFENDİ (Sesi heyecanlıdır) — Oğlum sana ne söyleyeyim? Ben de birçok şeyleri senin gibi, birçok şeyleri de babam gibi düşünüyorum. Kâh onu, kâh seni anlıyorum. Bir şeyin değişmesinin lâzım olduğunu görüyorum. Padişah olmazsa. Haşa, mesel söz temsili Padişahlık kalkarsa kalkmaz ya neyse. Eğer kalkarsa onun yerine kim geçebilir?
ADNAN — Cumhuriyet beybaba, Cumhuriyet".
FİTNAT HANIM — Tövbe de tövbe.
RASİM EFENDİ (Kısık sesle) — Bu Cumhuriyet nasıl bir şey olabilir? Fransa'da, İsviçre'de daha başka memleketlerde eşi yok mu?
ADNAN — Var beybaba. O memleketler bunu çoktan kurmuşlar.
RASİM EFENDİ — Peki nasıl oluyor?
FİTNAT HANIM — Allahınızı severseniz susunuz.
RASİM EFENDİ — öğrenmek ayıp değil hanım. öğreniyoruz.
ADNAN — Halk, istediği kimseyi devletin başına geçirir. İşte esas bu. Her şeyin fevkinde olan ve büyük kuvvetleri elinde tutan Meclisi Mebusam halkın seçmesi. Kanunu Esasinin ilânı... Demokrasi budur işte...
RASİM EFENDİ (Ümitsiz) — Bu hayaldir oğlum hayal.
ADNAN — Bu tahakkuk edecek baba. Etmelidir. İlk merhaleye ulaşmak devrine yaklaşıyoruz. Onun kıymetini o zaman anlayacağız. Kanunu Esasinin ilânı yakındır. HANDAN — Ah o günleri görecek miyiz?

PERDE III. TABLO
(Perde kapalıdır. Aydın ile Rasim efendi girerler. Rasim efendi birinci perdedeki yaştadır.)

RASİM EFENDİ — İşte böyle oğlum Aydın. Handan o günleri görecek miyiz diye ümitsiz bağırıyordu. Adnan o günleri göremedi.
AYDIN — Neden?
RASİM EFENDİ — Atak hamleci ruhu bu gaye için uğraşanların başına geçirdi onu. Onu müthiş işkencelere soktular. Sonra hepimizi, bütün aileyi sürgüne gönderdiler.
AYDIN — Ne yaptılar?
RASİM EFENDİ — Sürdüler oğlum, sürdüler bütün aileyi. Deden kahrından öldü. Anneciğini de Yemen'e gömdük. Baban çocukluğunu Yemen'de geçirdi. Amcan Adnan ise onu hiç bilmiyoruz. Belki zindanda öldü, belki bir gece boğdular. Haber alamadık. Hürriyetin ilânından sonra zindandan çıkanların, menfadan dönenlerin arasında yoktu. AYDIN — Zavallı amcacığım.
RASİM EFENDİ — O görmedi Cumhuriyeti. Fakat Allaha çok şükür ki o nimeti ben gördüm. Oğlumun en büyük emelinin tahakkukunu ben gördüm. Milletin isteğinin millete hâkim olduğunu, her şeyden evvel bir milletin reyine sahip olması lâzım geldiğini ben gördüm. İmparatorluğun inkirazını hazırlayan ve Cumhuriyeti yaratan âmillerin ne olduğunu bizler gördük. Bu iki devri kafanızda mukayese ediniz çocuğum. O zaman anlarsınız bu devri. (Dışarıdan bando sesleri, izcilerin trampetleri duyulur.)
AYDIN — Haydi dedeciğim biz de çıkalım. Annemle babam gitmişler.
RASİM EFENDİ — Haydi yavrum çıkalım.
AYDIN — Ağlıyorsun dedeciğim. Gözlerin yaşlı.
RASÃŽM EFENDİ — Nasıl ağlamam Aydın, neyi hatırlıyorum biliyor musun? Şu tında Adnan'ın ölümünü değil de Cumhuriyetin ilân edildiği günü... İlk Cumhuriyet Bayramını. O gün bütün millet ağladık. Fakat gözlerimiz sevinçten yaşanıyordu. Geçen musibetli günlerin bitmiş olduğunu idrak etmek az bir şey değildir. Sen bu hislerin ne olduğunu bilmezsin.
AYDIN — Nasıl bilmem dedem. Biz Atatürk'ün bize emanet ettiği bu yurdun bu Cumhuriyetin nelere mal olduğunu biliyoruz. Bu bilgi bize her bilgiden daha evveldir. Vazifemiz Türk yurduna bekçilik etmektir.
(Perde kapanır.)
Hakkı BİGEÇ