Google+ Followers

21 Ekim 2013 Pazartesi

Vatandaş Oyunu






Vatandaş Oyununu okumak için lütfen aşağıdaki bağlantıyı tıklayınız.
OYUNCULAR
ARİF - DOKTOR - HADEME - MEMUR MASKELİLER.

I. BöLÜM
(Işıklar söner. Ortada sadece çok hafif bir aydınlık kalır. MASKELİLER oyunda kullanılacak arkalıksız iskemleleri zıplaya zıplaya taşıyarak girerler. Çok renkli, hol ve pelerin gibi şeyler giymişler. Yüzlerinde yarım maskeler, gerek maskelerin ifadeleri gerek giyinişleri ile gerçek dışı bir halleri var. usul usul ve koşuşarak sahneyi düzenlerler; bu arada bir iki defa gruplaşıı; fısır fısır konuşurlar, dağılırlar. Kimi zaman ufak kahkahalar. Kahkahalar yavaş yavaş büyür. Birden ışık yanar. MASKELİLER irkilirler. Birbirlerine susmalarını ihtar ederler.)
— (Hafiften) Sus kardeşim, sus! Ş
— Sus yahu sus.
— (Sesler yükseliyor.) Şışt.
— Sus efendim sus. -Şışt!
68
-Şışt!
— Sus tıs tus.
— Sus susuz tuz.
— Kus kuskus.
— Sus pus.
— Pus pulus.
— Puslu tuz.
— Tuzlu muz.
— Uyuz.
— (Hep bir ağızdan) Suuuus! (Bu sefer seyircilere dönerler, onlara sus demeye başlarlar. Dolaşırlar. Yavaş yavaş bu bir şarkıya dönüşür ve dans etmeye başlarlar. Oynadıkları Çepikli.)
— Susalım susalım susalım. Bitsin artık curcuna.
Başlayalım oyuna. (Yavaş yavaş seslerini azaltarak çıkarlar).
ÜSTÜN (içeriye girer. Gülen bir yüzle, içten gelen bir sesle seyirciye) — Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Bize can getirdiniz, hayat getirdiniz, hoş geldiniz. (MASKELİLER birden görünüverirler. Sert bir tonda ÜSTÜN'e "Sus" derler.) ÜSTÜN — Oyun yerimiz sizlerle var oldu. Sesinizle, rengi-nizle doldu: (Gene MASKELİLER'in müdahalesi. "Sıst!" ÜSTÜN rahatsız olur.)
ÜSTÜN - Efendim, Vatandaş Oyununun taklidini aldım. Şöyle usulüyle, üslubuyla sizlere seyrettireyim. Haydi oyun başlasın da gecemiz hoş geçsin. (MASKELİLER kaybolur. ÜSTÜN bir kenara çekilir.)
ARİF (Âdeta yuvarlanarak içeriye girer.) — O senin babandır, baban. (Bir adım atar. Tesadüfen o sırada karşısında da ÜSTÜN var. Bu sözler ona söyleniyor gibi olur.) Rezil. (Aynı oyun) Turşu beyinli. (Aynı oyun) Çöp kutusu kapağı suratlı herif. (ÜSTÜN boyuna irkiliyor. ARİF bir seyirciye) Babasıdır değil mi, babasıdır. Soyudur değil mi, soyudur. Sopudur değil mi sopudur. (ÜSTÜN'e) Bizi ne sandın sen, çöp kapağı kutusu suratlı herif. Babandır o, baban. (Adeta dans ederek. Neşeli sanki. Gülünç bir dans.) Babandır da babandır. Soyundur da sopundur. (Durur) O senin babandır çöp suratı kapaklı kutusu herif. Anladın mı, suratı kutusu kapaklı çöp. Daha ne? Nah sana. (ÜSTÜN'ün suratım karışlar.) Bu da babana. (Aynı oyun) Bu da soyuna sopuna. (ÜSTÜN'ün sabrı kalmaz. Bu sefer o ARİF'in suratını karışlar.) 
ARİF (Birden aptallaşu; sakinleşir. İlk defa olarak ÜSTÜN'ün varlığını farkeder. Seyirciye) — Ne oluyor buna? (ÜSTÜN'e) Arkadaşım, sen kafayı biraz üşüttün mü? 
ÜSTÜN — Sana sormalı. 
ARİF — Neyi? 
ÜSTÜN — Onu.
ARİF — Ha, sekiz, dokuz, on. O onu mu?
ÜSTÜN - Hayır, unu.
ARİF — Ne unu?
ÜSTÜN — Sabunu.
ARİF (Artık kızar.) — Hadi ordan, zaten derdim başımdan aşkın. Gelmiş burada benimle dalga geçiyor.
ÜSTÜN — Kim kimle?
ARİF - Hekimle.
ÜSTÜN — Nee?
ARİF — Hekimle hakim, kimine sim, kimine dikim.
ÜSTÜN — Hey, ne oluyoruz?
ARİF — Ne yapalım, dalga geçmek sırası bana geldi.
ÜSTÜN (Kızar, işine git gibilerden) — Eeee!!!
ARİF (Dikilir, ne olmuş gibilerden) — Eeee???
İKİSİ BİRDEN (Horoz gibi diklenirler) Eeee!??? (Birbirlerine ters ters bakarlar. Küçümser bir ifade. Burun kırıp omuz silkerek arkalarını dönüp giderler. Bir iki adım sonra zınk diye dururlar. İrkilmişler. Merakla geri dönerler. Birbirlerinin yüzüne bakarlar.)
ÜSTÜN — Allah Allah, tıh tıh tıh.
ARİF — Allah Allah, tıh tıh tıh. (ÜSTÜN ARİF'e yaklaşır, onu profilden inceler. ARİF irkilir. ÜSTÜN yerine döner. Bu sefer ARİF gider, ötekine tam karşıdan bakar. Aynı oyun. ÜSTÜN gelir, ARİF'in ellerini inceler. Aynı oyun. ARİF gider, ÜSTÜN'ün ağzını açar, dişlerine bakar. Aynı oyun. ÜSTÜN gelir. ARİF'i koklar. Aynı oyun. Tanıyamaz gene. Geri döner. ARİF artık ötekine sinirlenmiş, gider, parmağım ÜSTÜN'ün yanağına sürter ve tadına bakar.) 
ÜSTÜN — Ne oluyoruz? (Eliyle yalama işareti yapar.) 
ARİF — Sana sormalı, ne oluyoruz? (Burnu ile koklama işareti yapar.)
ÜSTÜN — Canım efendim, ben seni bir yerden tanıyorum da, onun için baktım.
ARİF — Sen beni tanırsın da ben seni tanımaz mıyım; ben de onun için baktım. 
ÜSTÜN (Sevinir.) — Beni tanıyorsun? 
ARİF — Tanıyorum. 
ÜSTÜN — Çok mu? ARİF — Eh şöyle böyle. 
ÜSTÜN — Ne kadar, ne kadar? 
ARİF — Bir iki kilo. 
ÜSTÜN — Aaaa, çok az. 
ARİF — Beş kilo. 
ÜSTÜN — Yok, daha, daha.
ARİF (Seyirciye) — Herif yüzde isteyen levazım memuru gibi çekişiyor.
ÜSTÜN (Birden, yavaş yavaş artan bir haykırışla.) — Aaaa! Aaaaaaa! Dur dur dur! Duuuuuuuuuuurrr!!! (Yavaş sesle) Dur dur dur! 
ARİF —Hır hır hır. 
ÜSTÜN — Dur dur. 
ARİF — Geç. (Yer değiştirirler.)
ÜSTÜN — Dur dur dur.
ARİF — Geç geç geç. (Tam yer değiştirecekleri sırada ÜSTÜN "ortada dur" diye bağırıverince -neredeyse tanıyacak-ARIF artık işi iyice alaya alır. Geç dur diye trafikçilik oyununa başlayıverir.)
ARİF — Dur ulan, dur taksi. Geç lan hırbo. Duur. Buyurun beyefendi geçin. Ulan otobüs hususiye yol ver. Hususi, pas ver. (Yüksek.) Vazife efendim, istemem. (Hafif.) Yan cebime koy. Dürt, dürt, cart, curt. Ehliyet, fren, muayene, ceza. Efen-diiii, aza. Haydi keleş oğlu keleş, tosla yirmibeş. 
ÜSTÜN (Elleri cebinde) — Ne oluyoruz? 
ARİF (Omuz silkerek.) — Hizmet ediyoruz. (Es.) 
ÜSTÜN — Tam tanıyacaktım seni. Dilimin uçundaydı, kaçırdım. (Birden ikisi birden) Aaaa! Sen, sen! (Seyircilere.) Tanıdım, tanıdım. Tanıştık. Tanıdı. Tanıdılar. Ay, ay, (Birbirlerine) Vay vay vay. Vaaayyü (Sarmaş dolaş olurlar. Ayrılır, seyircilere koşarlar; tanışmanın heyecanıyla onlara bir şeyler söylerler. Geri dönerler. Birbirlerini görürler. Sanki ilk defa görüyormuş gibi "Vay" diye bağrışır, koşarak sarmaş dolaş olurlar. Aynı oyun birkaç defa tekrarlanır. Nihayet bir ara kucaklaşma sırasında ARİF birden irkilir, duraklar, ÜSTÜN'ü dürter, dönüp bakarlar. ARİF iyice aptallaşmış, ÜSTÜN çok normal bir şey görmüş gibi. ÜSTÜN — Hay Allah gene mi onlar? (MASKELİLER ellerinde pankartlar içeri girerler. Pankartlarda "Böyle oynanmaz", "İyi oynayın", "Can sıktınız", "Yuh" gibi yazılar var. Bir tören geçiti gibi ortayı doldururlar.) Sanki oynamaya fırsat bıraktınız da! 
ARİF — Hadi bakalım dışarı.
ÜSTÜN — Derdinizi başkasına anlatın. Rejisöre, ışıkçıya, tenkitçiye:
ARİF — Hadi, hadi rejisöre. (MASKELİLERİ dışarı çıkarırlar. Birbirlerine bakıp "ne yaparsın" işareti yaparlar.)
ÜSTÜN — Evet, evet!
ARİF — Nerede kalmıştık?
ÜSTÜN — İşte, şeyde...
ARİF —Vallahi...
ÜSTÜN — Evet...
ARİF — İşte böyle.
ÜSTÜN — Yaa!
ARİF — Yaa!
ÜSTÜN —- Eee, ne haber.
ARİF — İyilik sağlık.
ÜSTÜN — İyi iyi.
ARİF — Senden ne haber.
ÜSTÜN — Sağlık iyilik.
ARİF — A, çok iyi, iyi.
ÜSTÜN — Daha ne haber?
ARİF — Eh işte.
ÜSTÜN —- Ben de eh işte.
ARİF (Sakin) — Hangi işte? (Hangi iştesin anlamında.)
ÜSTÜN (Sakin) —- Evet, enişte.
ARİF — Ha. Eli işinde.
ÜSTÜN — Ya, dübeşinde. (Çok sakin sahne.)
ARİF — Vah vah vah. (Yüzlerde kötümser bir ifade.)
ÜSTÜN — Vah vah vah.
ARİF — Daha daha nasılsın.
ÜSTÜN — Daha daha iyi.
ARİF — Vali vah vah.
ÜSTÜN — Havalar kötü sular kötü, işler kötü.
ARİF — Ya, oh oh oh.
ÜSTÜN — Sen kötü, ben kötü, o kötü.
ARİF — Vah vah vah.
ÜSTÜN — Namus yok, iman yok, ahlâk yok.
ARİF — Oh oh oh oh.
ÜSTÜN — Rezalet, kepazet, siyaset. (ARİF sinirlenmiş bir zamandan beri. Bir tokat- sallar. ÜSTÜN kımıldamaz. Hemen ve hızlı hızlı.)
Hava iyi su iyi iş iyi
Sen iyi ben iyi o iyi
Namus var iman var ahlâk var
Selâmet nefaset siyaset.
ARİF (Seyirciye) — Şamar oğlanı olduğu nasıl da belli. To-katı yiyince ağız değişti. (ARİF'in yeni bir tokan.) 
ÜSTÜN (Aynen) — Namus yok iman yok ahlâk yok Rezalet siyaset kepazet.
ARİF — Hani tokat yerine para yese kimbilir nasıl değişecek. (Seyirciye söyledi bunu.) Hey gidinin gidisi zıpır Üstün. 
ÜSTÜN — Hey gidinin gidisi çemiş Arif.
ARİF — Bana bak, sen çok değişmişsin. Eski çapul halin kaybolmuş.
ÜSTÜN — Para, birader, para. İnsanı o adam ediyor. Paran var mı, insansın. O zaman her kapı sana açık, her işin yolunda. Aman efendim, buyurun efendim. Varsa paran memleketin efendisisin.
ARİF — Ne o, mirasa mı kondun?
ÜSTÜN (Güler) — Yok canım.
ARİF — Totodan mı kazandın?
ÜSTÜN — Yok canım.
ARİF — Futbolcu mu oldun?
ÜSTÜN — Ben? Ayağını kaldırmaktan aciz ben?
ARİF — Şarkıcı mı oldun?
ÜSTÜN — Bana şarkı söyletmeye kalkma. Burada seyirci kalmayacak.
ARİF — E birader ne oldun? 
ÜSTÜN — Meşhur adam oldum.
ARİF — Anlaşıldı, partici oldun. Bir iki sesli nutuk, bir iki sessiz nutuk, bir göz, bir kaş. Desene seni de kaybettik. 
ÜSTÜN — Yok canım, ben enayi miyim. Bir tabak yemek için batağa batmaktansa bir kenarda durup çanak yalamak evlâdır.
ARİF (Karakteristik bir tonda) -— Anlamadım. 
ÜSTÜN — Çanak yalamanın sanatını öğrendim. 
ARİF — Anlamadım!
ÜSTÜN — Anlarsın. Her cins, her boy, her renk çanak yalamaya başladın mı, ötesi geliyor. Bir alıştm mı adım başında bir çanak çıkıyor karşına. Yağlı, yüklü çanaklar. 
ARİF — Anlamadım!
ÜSTÜN — Çanak yalaya yalaya adam oluyorsun, o zaman da millet senin çanağını yalamağa başlıyor. 
ARİF — Anlamadım!
ÜSTÜN — Hah, bak şimdi anlarsın. İyi bak, bizim sanatın sırrını öğren.
(Bu sırada MASKELİLER içeri tek sıra halinde dalarlar. Vücut belden kırık, gövde yere paralel, eller sarkmış hızlı hızlı yürüyorlar. ÜSTÜN'ün el şaklatmasıyla dururlar, dönerler, doğrulurlar, köpek gibi ellerini kaldırıp dillerini sallarlar. İkişer ikişer gelip ÜSTÜN' ün ellerini yalarlar öpüp başlarına götürürler. Sonra geldikleri gibi çıkıp giderler.) 
ÜSTÜN (Pişkin sırıtır) — Anladın mı şimdi? 
ARİF (Kızgın) — Tuuu sana. 
ÜSTÜN (Pişkin) - Yağmur yağdı. 
ARİF — Ne? (Donup kalır.)
ÜSTÜN — Hoppala, dili damağı tutuldu, dondu kaldı. (Seyirciye.) Demek bu devirde bile bu kadar cahil, bu kadar saf adam kalmış ha. Ee, ne yapsın, taşralı işte, köylü. ARİF (Toplanır) — Üstün, sen tam benim aradığım adamsın. 
ÜSTÜN — Ne gibi? 
ARİF — Yüzsüz, utanmaz, yırtık, yapışkan, becerikli...
ÜSTÜN - Ve meşhur.
ARİF — E canım adamın bu kadar meziyeti olur da meşhur
olmaz mı? Sen benim derdime çare bulabilirsin.
ÜSTÜN — Ne, dertli misin?
ARİF — Hastayım hasta.
ÜSTÜN — Hastalığın ne?
ARİF — Gel söyleyeyim. (Kulağına eğilir.) Fısır, fısır, fısır. 
ÜSTÜN — Ne? 
ARİF — Ya?
ÜSTÜN — Olur mu yahu? 
ARİF — Vallahi oluyor? 
ÜSTÜN — Olmaz olmaz. 
ARİF — Olur olur.
ÜSTÜN (Seyirciye) — Canım siz söyleyin. Hiç bir va... 
ARİF (Atılır) — Sus gözünü seveyim sus. 
ÜSTÜN — Canım, bir kelimeden bir şey olur mu? 
ARİF -— Olur dedik ya, ne yapayım illetim var. (Seyircilere) O kelimeyi duyunca kendimi kaybediyorum. Hastalık efendim hastalık.
ÜSTÜN (Seyirciye) — Aman çok merak ettim. Durun bakalım ne olacak. (Arife) Hey buraya bak VATANDAŞ. 
ARİF (Vatandaş sözünü duyunca ciğerlerinden gelme müthiş bir böğürtü koparır. Gözleri yerlerinden fırlar, boynu uzar. Vücudu çarpılır. Titrer, sarsılır, böyle bir çırpınma. Sonra ÜSTÜN'ün üzerine atılır. 
ÜSTÜN korku ile kaçar. ARİF kovalar. ARİF, ÜSTÜN'ün koluna yapışır, garip bir sesle) — At bir tekme. (ÜSTÜN aptallasın ARİF gırtlağına sarılır onun. Aynı sözü tekrarlar. ÜSTÜN can havliyle tekme sallar. ARİF memnun. Arkasından döner hemen. Aynı söz, ÜSTÜN'ün tekmesi. Aynı oyun. ARİF hep tekrarlıyor) Daha, daha daha... (ARİF seyircilere saldırır onların da tekme atmasını ister. Atmayanın üstüne yürür. Her tekmede) Ohh! (Gülünç bir sahne. Birden durur. ÜSTÜN'e) Vatandaş senin babandır. Babandır da babandır. (Şarkı söyler) Babandır da babandır... Babandır da babandır. (İlk böğürtüye benzer bir sesle bir iskemlenin üzerine yığılır.)
ÜSTÜN (Hayretten gözleri açılmış. Kocaman bir) — ANAA (çeker. Sonra korka korka) Arif.
Arif (İnleyerek) — İşte böyle. Vatandaş dediler mi bana ipin ucunu kaçırıyorum.
ÜSTÜN — Vay babam vay. Sen fena hastasın Arif. 
ARİF — İşte o zaman canım deliler gibi tekme yemek istiyor.
ÜSTÜN — Anladım, sen vatandaş hastalığına tutulmuşsun. Tekme yiye yiye tekme yemeden edemez olmuşsun. Peki yahu bu nasıl oldu?
ARİF — Birader adam vatandaş olur da böyle olmaz mı? İşte ben de vatandaş olmaya kalktım. Kalktım kalkalı böyleyim.
ÜSTÜN — Vah zavallı biçare, vah zavallı arkadaş, vah zavallı kafadar.
ARİF — Biliyorsun orta okulun birine kadar seninle beraberdik.
ÜSTÜN — Vah zavallı zavallı (birinci zavallı sıfat, öteki isim, şeklinde) vah biçare biçare.
ARİF — Sen memur oğlu, devam ettin okumaya ikmâlle iltimasla. 
ÜSTÜN —- Vah biçare zavallı.
Vah zavallı biçare.
ARİF (Kızıyor yavaş yavaş) — Ben bir çaktım iki çaktım. Baktık olmayacak. 
ÜSTÜN — Vah vahoğlu vah vah.
Vah vahkızı vah vahvah.
ARİF (ÜSTÜN' ün gırtlağına sarılır; ağzını kapar. Hızla anlatır.) — Baktım olmayacak.. Hem peder de garip köylünün biri; döndüm köye, tarlaya. Arada askerliği de savıverdim.
Verdim kendimi toprağa. Toprak dediğin de beş adım yer. Taşını toprağını yesen bir ay idare etmez. (Bu sırada ÜSTÜN ARİF'i dürter, bakarlar, gene maskeliler geliyor. Aralıklı tek sıra halinde ortayı doldururlar. MASKELİLER ellerini açar, daha doğrusu avuçlarını. İçlerinden biri onlardan ayrılıp, ortaya çıkar, jimnastik yapar gibi ellerini kollarını sallayarak, ağzını açıp kapayarak bir nutuk söyler, çok kısa fakat çok süratli. Bu sessiz bir nutuktur. ötekiler ise başparmaklarının tırnaklarım vurarak alkışlarlar. Konuşan onlara yaklaşıp avuçlarına bir şeyler boşaltır. Sağa sola pozlar atarak. ötekiler sevinir, dans ederek dışarı çıkarlar.)
ARİF — Ne halt etti bunlar? 
ÜSTÜN — Görmedin mi, toprak dağıttılar. 
ARİF — İlahi, bu işi yapacak başka yer mi bulmamışlar? 
ÜSTÜN — Yeter artık birader, nedir çektiğimiz bunlardan, nere baksan onlar. Şöyle huzur içinde bir çift lâf edemez olduk. Sürü sürü doldurdular her yeri. 
ARİF — Kimler? 
ÜSTÜN — Vatandaş parçaları.
(ARİF, titreyecek olur. ÜSTÜN hatasını anlar. Telâşla üzerine çullanır, ağzını kapar, ARİF sakinleşir.) 
ÜSTÜN — Bana bak, derdini anlatıyordun, hadi devam et. 
ARİF — Ha! Bir gün dediler ki, "Seni bizim köyün ağası çağırıyor." Allah Allah bu da nesi, beni ne tanır, ne eder kalktım, vardım yanına, bir de ne göreyim, millet yanında el pençe. Nahiye müdürü, maarif memuru, ziraat memuru, bir iki de emniyet memuru.. O kadar adamın el pençe durduğunu görünce benim ne haddime dedim, hemen secdeye kapandım, yere yattım, ayağının ucuyla şöyle bir itip "Kalk len hergele" dedi. Herkesler güldü. Bu kadar adam güldüğüne göre herhalde gülmek lâzım dedim, ben de güldüm. 
ÜSTÜN — Uzatma kısa kes.
ARİF — "Bana bak," dedi. "Dışarda iki üç sürü var, toparla onları, kat önüne götür Suriye'de sat, oradan altı, yedi parça, hani naylonlu, parlonlu zamazımgolu karı çamaşırı var ya, onları al getir bana. Beylere lazımmış" dedi, yanındakileri gösterdi. Amanın bu lâfları duyunca bir utandım, bir utandım o kadar adamın yanında kadın şeysinden söz edilir mi hiç? Sonra bir lokma düşününce de ağrıma gitti. Düpedüz kaçakçılık yapacağız.
ÜSTÜN — İyi ya, sen de arada faydalanırsın. 
ARİF — Benim aklım almaz. Ben hık mık edince "İşte bunlar böyledir." demeye başladı, "Ekmeğini sen verirsin, derdi oldu mu sen yorulursun, sonra iş verdin mi hık mık ederler." Ben de dayattım yapamam diye.
ÜSTÜN — Ne yapıyorsun, o kadar adamın yanında ağa bozulur mu?
ARİF — Ben onu bozmadım, o bana bozuldu. "Yıkıl karşımdan köpekoğlu köpek, topla tasını tarağım, defol buralardan, zaten kabahat sana tarla verip de çalıştıranda." dedi. Ben de hışımla fırladım, gittim. Kapının dışında ağanın köpeğine rastlamayayım mı? Köpoğlu olmanın acısını ondan çıkardım, bastım tekmeyi. Ve tuttum karakolun yolunu. Karakola vardım ki haberi benden önce gitmiş. Komiser "Gel lan buraya." deyince, sağı solu şaşırdım. Sonra bana ne dedi biliyor musun? "Ulan" dedi...
ÜSTÜN — Ulan nankör herif, sen bunu nasıl yaparsın? 
ARİF — Sen nereden biliyorsun.
ÜSTÜN — Yıllardan beri bu işin içindeyiz. Bilmiyorum ama tahmin ediyorum.
ARİF — Neyse, ben de, "Ne yapmışım ki beyim?" dedim. 
ÜSTÜN — Ne yapmışsın, ağanın bir tanecik köpeğine tekme atmışsın.
ARİF — Hah, öyle dedi, "Aman, zaman" demeye kalmadı.. 
ÜSTÜN — Tekmeleyecek köpek mi bulamadın, be köpek.
Ağa gibi köpeğe düşkün bir köpeğe düşkün bir köpeğin köpeğini, yok şey köpeğin ağasnn eeehhh! 
ARİF — Yahu, komiser efendi, bir de beni dinle... 
ÜSTÜN — Vatandaş, efendi demek kanunen yasaktır. Kanunlara muhalefet ha? Ben sana gösteririm. 
ARİF — Anlaşıldı anlaşıldı, sen de ağanın adamısın. 
ÜSTÜN — Vazife başında memura hakaret ha! Ben sana gösteririm vatandaş!...
ARİF (Anlatıyor) — Sinirimden ne yapacağımı şaşırdım. Durup şöyle yüzüne bir baktım; dik dik baktım. 
ÜSTÜN — Ne, vatandaş! Türk vatandaşı şaşı bakmaz. Ben sana gösteririm.
ARİF — Artık diyecek söz bulamadım. Heybemi sırtıma vurduğum gibi kapıya doğru yürüdüm. 
ÜSTÜN — Ne, vatandaş! Türk vatandaşı sırtında yük taşıyamaz. Ben sana gösteririm.
ARİF — Bunu da duyunca her tarafım zangır zangır titremeğe başladı. Komiser de o sırada heybemdeki bir kesekâğıdı-nı görmüş olacak ki...
ÜSTÜN —- Ne, vatandaş! Gazeteden yapılmış kesekâğıdı kullanmak yasaktır. Ben sana gösteririm. 
ARİF — Sabrım tükendi. Elimi cebime daldırıp bütün kâğıtları çarptım yüzüne. Hem kâğıtları topladı, hem de.. 
ÜSTÜN — Ne, vatandaş! Türk kâğıdına hakaret ha! Türk kâğıdına hakaret! Vatandaşa hakaret, hakarete vatandaş, vatandaşa hakaret, vatandaşa hamaset, vatandaşa mesken, vatandaşa doktor, vatandaşa su!... Seni gidi vatandaş oğlu vatandaş!..
ARİF — Babandır.
ÜSTÜN - Seni gibi vatandaş kızı vatandaş.
ARİF — Anandır.
ÜSTÜN — Seni gibi vatandaş çocuğu, daşvatandan, olma. tandaşva.
ARİF — Soyundur da sopundur, anandır da babandır. 
ÜSTÜN — Vatandaşsın vatandaş. 
ARİF — Babandır da babandır. 
ÜSTÜN — Beş paralık vatandaş. 
ARİF — Soyundur da sopundur. 
ÜSTÜN — Vatandaşa bakınız top tüfek atınız. Yuuu!.. 
ARİF — O sırada masa işte böyle bağırdı. 
ÜSTÜN — Nee?
ARİF — Baktım camlar, çerçeveler, evler, binalar, yerler, gökler başladılar öyle bağıfmaya; yuh çekmeye. Çoluk çocuk, kadın erkek tepiniyorlar, "Enayiye bak, vatandaş oldu" diye.. Ben kaçacak delik arıyorum. Derken içlerinden bir fırladı: "25'e, 25'e" diye bağırmaya başladı. Millet kuyruk oldu. 25'i veren tekmeyi basıyor bana. Kan ter içinde kaldım. Ondan sonrasını hatırlamıyorum. 
ÜSTÜN — Meğerse bütün bunlar rüyaymış, değil mi? 
ARİF — İnsaf birader, doğru dürüst bir rüyalarımız kaldı. Rüyalarımız da böyle kâbuslu geçerse vay bizim halimize. 
ÜSTÜN — Demek hepsi gerçek ha? 
ARİF — Hem de nasıl? 
ÜSTÜN — Vah benim garip arkadaşım! 
ARİF — İşte böyle! Anlıyacağın, damgayı yedik. Vatandaş olduk! Ne yapalım, başa gelen çekilir. Buralarda artık beni yaşatmazlar dedim. Ver elini İstanbul. Ya! Hastayım, işsizim, evsizim. Anlayacağın perişanım.
ÜSTÜN — Dua et bana rastgeldin. Yoksa bir yol kenarında can verirdin de, kimse dönüp bakmazdı. Ben senin halinden anladım. Ne de olsa, ben de bir ara, pederin emekli maaşına kalınca vatandaşlığı tattım. ARİF — Seni bana Allah gönderdi.
ÜSTÜN — Şimdi sana ev bulacağız. Gel bakalım, dolmuşa binelim. (Maskeliler içeri girer hemen bir dolmuş yaparlar. İçlerinden biri ÜSTÜN'ün koluna yapışır.) Hayır kardeşim.
Aksaray'a gitmeyeceğiz. Yok efendim. Aksaray değil. Yahu bırak! (Zorla içeri tıkılır.) Hay Allah! Ama arkadaşa yer kalmadı. Bari onu da bagaja koy. (Dolmuşla biraz giderler.) Aman Arif, koş otobüs kaçıyor!.. (Maskeliler tıklım tıklım bir otobüsü canlandırırlar. ÜSTÜN ile ARİF onların arasına uzanır.)
ARİF — Hey Üstün, anlamadığım bir şey var. Dolmuşta da öyle, burada da öyle. 
ÜSTÜN — Ne?
ARİF — Yarım saattir olduğumuz yerde durup duruyoruz. Ne ileri gidiyoruz, ne geri.
ÜSTÜN — Sen de amma cahil kalmışsın. Büyük şehirlerde vasıtalar gitmek için değil, durmak içindir. 
ARİF — Eee, ne diye binersiniz onlara? Yürüsenize! 
ÜSTÜN — Âdet olmuş bir kere, binmezsen ayıplarlar. 
ARİF — Üstün, biz sıramızı savdıysak inelim hadi, benim canım çıktı. (MASKELİLER gider.) ÜSTÜN — Nihayet geldik, yürü peşim sıra. 
ARİF — Nereye geldik? (Ortayı dönüyorlar.) 
ÜSTÜN — Senin eve.
ARİF — Yok canım, bu kadar kolay mı ev bulacağız? 
ÜSTÜN — Ee büyük şehirde yaşamanın hali başkadır, bütün kolaylıklar hazırdır. 
ARİF — Yok canım.
ÜSTÜN — Sen ne diyorsun, devlet bu iş için yüzlerce adam besliyor.
ARİF — Yok canım.
ÜSTÜN — Vermiş devlet baba bunlara vazife, kimse barksız kalmayacak demiş, her kolaylık sağlanacak demiş. 
ARİF — Yok canım.
ÜSTÜN — İşte bu yüzden cümle cihanın izbeleri, kovukları, mağaraları, mahzenleri, harabesi emrine amade, seç seç al. 
ARİF — Yok canım.
ÜSTÜN — önüne bak, önüne bak. (Sinirlenmiş.) 
ARİF (Bakar) — Ne oldu? 
ÜSTÜN — Boğulacaksın.
ARİF (Sıçrar) — İmdat (Toparlanır) Ne var önümde? 
ÜSTÜN — Siz şu vatandaşlar ne de çemiş oluyorsunuz. Hey Allahım. Yolda yürüyorsun, yolda. Tarlada değil. ARİF — Eeee?
ÜSTÜN — Yolda öyle yürünmez? Taşlara basa basa yürüyeceksin. Sıçrayacaksın, paçaları sıvayacaksın, icabında yüzeceksin. Bir gözün yerde olacak, çamurlara, çukurlara bakacak; bir gözün arkada olacak, vasıta geliyor mu üzerine, kollayacak. öğren yolda böyle yürünür.
(Arif onun tarif ettiğinin iki misli mübalağa ile korkulu telâşlı yürümeğe başlar. Üstün onun elinden tutmuştur, boğuşa boğuşa giderler.)
ARİF — Üstün ayakkabımın teki çamurda kayboldu. 
ÜSTÜN — Sen pantolona sarıl, o da gitmesin. Dur geldik. (Bu sırada maskeliler ortaya gelirler. İskemleleri ortaya getirirler. Onlarla birlikte garip bir şekil yaparlar. Çömelirler. Yatarlar, iki büklüm olurlar.) 
ARİF (Şaşırmış) — Ne yaptılar bunlar böyle? 
ÜSTÜN — Gecekondu yaptılar? Sana da orada bir yer buluruz. (İskemlelerde hep birlikte karışık bir şekilde oturmuşlar.) Gel bakalım şuna biz de girelim. 
ARİF — Kapısı yok bunun.
ÜSTÜN (Tersler) — Evi buldun da kapısı kaldı. (İskemleler-deki kalabalığa onlar da karışırlar.) 
ARİF — Ayağımı nereye basayım? 
ÜSTÜN — Bassana oraya. ARİF — Eeee, adamm ayağı var.
ÜSTÜN — Hey Allahım, sanki o herifin ayağına otobüste hiç basmadılar, bas hadi.
ARİF — Şu ışığı bir yaksak, göz gözü görmüyor. 
ÜSTÜN —- Evi buldun da ışığı kaldı. 
ARİF — Doğru (çekinerek) Su... 
ÜSTÜN — Evi buldun da suyu kaldı. 
ARİF — Doğru. Pencereyi açsak bari. 
ÜSTÜN (İyice tersler) — Evi buldun da penceresi kaldı. 
ARİF — Havası kalmamış da. 
ÜSTÜN — Evi buldun da havası kaldı. 
ARİF — Peki, peki...
ÜSTÜN — İşte şurada bir yerde kıvrılır yatarsın. 
ARİF — Ama orada bir adamın ayağı, bir adamın da kafası var.
ÜSTÜN (İyice sinirli) — Allah Allah.. 
ARİF — Doğru doğru, evi buldum da yatacak yer kaldı. 
ÜSTÜN — Canım kafanı buraya koyarsın... 
ARİF — Ayağım dışarıda kalır. (Çok sakin pozda söyler bunu.)
ÜSTÜN — Sonra da ayağını buraya koyarsın... 
ARİF — Kafam dışarıda kalır. 
ÜSTÜN — Eee, tamam işte. 
ARİF — Doğru tamam. 
ÜSTÜN — Şu tarafa döndün mü? Hela! 
ARİF — Bu tarafa döndün mü misafir odası, şu tarafa döndün mü yemek odası, alt çocuk odası, üstü sucuk dolabı. 
ÜSTÜN — Tamam, hadi inelim. (Evden çıkarlar.) Köftehor, evi beğendin galiba, yüzün gülüyor.
ARİF (Seyirciye) — Duyduk duymadık demeyin, bu surat ev beğenmiş adam suratıdır. ÜSTÜN — Haydi para. 
ARİF — Ne parası? 
ÜSTÜN — Ev parası.
ARİF — Aç avucunu. (Sanki gizli bir şey koyar.) 
ÜSTÜN — Hani para? 
ARİF — Hani ev? 
ÜSTÜN — İşte ev.
ARİF — Böyle evin parası da işte öyle olur, git işine. 
ÜSTÜN — Çıldırdın mı sen, nesini beğenmedin evin. Bak bir kere, bütün şehir ayağının altında. (Yukarı çıkar.) Erenköy, Vaniköy, Yeniköy, Çengelköy, Ortaköy, Sinemköy, Kadıköy, Karaköy, Yeşilköy... 
ARİF — Bakırköy, Bakırköy...
ÜSTÜN — Cümle lokantaların kokuları, cümle sazların sesleri hep burada. Daha ne?
ARİF — Cümle cihanın dayakları da burada. Daha ne? 
ÜSTÜN — Peki, peki, peki.. Anlaşıldı, memnun kalmadın buradan. Bak sana başka kolaylık. Gidersin Tophane'ye, âlâ sabahçı kahveleri vardır. Bir çay parasına geçirirsin geceni, tamam mı?
ARİF — Peki ne yapalım.
(O sırada MASKELİLER telâşla ayağa fırlar, iskemleleri eski yerlerine koyup dışarı kaçarlar.) Gene ne oldu bunlara? 
ÜSTÜN — Uzaktan polis göründü. Gecekonduyu sırtladıkları gibi başka yere taşıdılar.
ARİF (Seyirciye) — İyi ki ben burada kalmamışım. Yoksa, sabah akşam bizim evle köşe kapmaca, saklambaç, kovalamaca oynayacaktık.
ÜSTÜN — Bak Arif çiğim, sen bilmiyorsun, bir Hamiyeti Seven Yufka Yürekli İş Adamları sosyal kulübü var. Hamiyet onun başkanı, ben de başkan vekili. Şimdilik kumar oynatıp para kazandırıyoruz kulübe; arada sırada balolar, partiler, çaylar... Yılda bir milyon topluyoruz. Elimizdeki para hele bir yüz milyon olsun fakir vatandaş içiri bir şehir yapacağız, bir şehir kuracağız ki, çeşmelerinden su yerine ballar akacak. İstanbul'un en mutena yerinde kat kat binalar; binalarda kat kat odalar; odalarda kat kat döşekler olacak. Evin mi yok, yurdun mu yok, paran mı yok, merhaba deyip dalacaksın içine. Buyur edecekler hamama; hamamdan sinemaya, sinemadan kahveye, kahveden bahçeye, bahçeden yatakhaneye götürecekler. Ne ihtiyarlık tasası, ne emeklilik korkusu, ne ekmek parası... Hiç düşüncen olmayacak. Hele sen biraz sabret, şu yüz milyonu bir toplayalım, şu binalar bir yapılsın, hiç derdin kalmayacak.
ARİF — Bana bak dostum, epey gargara yaptın. Ben de sana epey kafa salladım. Ama yeter artık. Boş lâf karın doyurmaz. Sen benden bıktın, ben senden bıktım. Seyirciler de bizden bıktı. En iyisi senle ikimiz kalkıp gidelim, beş on dakika bir dinlenelim. Seyircilerimiz de birer sigara tellendirsinler. Sonra gelip kozlarımızı paylaşırız.
ÜSTÜN — Hay hay, sonra gelip sana iş de buluruz; ev de. Hastalığının da çaresini buluruz. (Çıkarlar.)

II. BöLÜM

(ARİF ve ÜSTÜN ayrı ayrı yerlerden içeri girerler. Neşelidirler. Ortada buluşurlar.)
ÜSTÜN — Söyle bakalım dinlendin mi?
ARİF — Hem de nasıl! Bir sigara tellendirdim, kafam yerine geldi.
ÜSTÜN — Demin senden bıktım falan diyordun. Bıkkınlığın geçip de beni göreceğin geldi mi?
ARİF — Onu bana ne soruyorsun, seyircilerimize sor.
(Gülüşürler. Seyircilere bakıp "nasıl" gibilerden gözleri kaslarıyla sorarlar.)
86
ÜSTÜN — Onların seni göreceği gelmiştir. Sen otur, bekle burada. Ben de gideyim, senin işlerle uğraşayım. (Gider.) 
ARİF — Ben de şurada oturur, gelip geçeni seyrederim. (DOKTOR girer. Züppe tipli doktorlardan. Her hali ile özentili bir tip. Konuşma tarzında bazı entellektüellerde rastlanan ve İngüizcenin, Fransızcanın etkilerini taşıyan bir özellik var. Her hali ve davranışı bu memleketin örf ve âdetlerinden kopmuş olduğunu gösteriyor. Hatta tipi komik kılmak için bu hususta mübalağaya da gidilecektir.) 
DOKTOR — İllet, illet, illet. İllet, illet, illet. Efendim, millet değil illet. (Tam ortada birden dansa başlar.) Ça ça ça çaça ça ça ça. İl illet, illet let let let. Millet değil illet, let let (Tekrar dans eder, tek başına, özentili hallerle.) 
ARİF — Gözleri açılmış, şaşırmış. O sırada DOKTOR ona da sarılır, dans ettirir. Birden duraklar, sinirlenir, Arif i iter.) Git yanımdan, keş herif. (Seyirciye) Yok efendim yok. Bu millet millet değil illet. Bu illet de millî felâket. Ben Amerika'dayken, Avrupa'dayken, yani Amerika'dayken, Amerika'daydım yani. (Konuşmasından fikirsiz bir insan olduğu anlaşılıyor, kekeleyerek, boyuna tekrarlayarak konuşuyor.) Yani çok çok ben, yani ben Amerika'dayken beni yani ben, ben ben ben. Gezdim ben, gördüm ben, ben yani ben. Teker teker.) Bu millet adam olmaz. Bu millet rezalet, bu millet illet. Ah ben Avrupa'dayken, Amerika'dayken!!!. Ben Amerika'dayken, Amerikan donu giyip, Amerikan lâfı ederken. Ah Amerika'dayken ben, yani ben ben! Ben aydmay adama ben ay.
ARİF (Hayretle dinler, sonunda bir ıslık çalar, seyircilere) — Bu adam deryanın deryası; iyi lâf kıvırıyor. DOKTOR (Arif e aniden yapışır) — Yok efendim yok. Herifler insanoğlu insan. Ben Amerika'dayken herif bir düğmeye basıyor, şrak tamam. 
ARİF (Dalga geçerek) — Şrak!!
DOKTOR — Herif elini bir kaldırıyor. Trak, tamam. 
ARİF —Trakü
DOKTOR — Herif bir nefes alıyor. Krak, tamam. 
ARİF — Krak.
DOKTOR — Tamam. Şrak, trak, krak, brak. 
ARİF — Trak, şrak.
DOKTOR — Frak giyiyor herif, frak. Çöpçüsü bile frak giyiyor. İşe mi gidecek, frak. Yıkanacak mı, frak. Yatacak mı, frak.
ARİF — Desene herif anasından frakla doğmuş. 
DOKTOR — Hem de nasıl? 
ARİF — Ah frak, şrak, trak.
DOKTOR — Ah ben kabak. Ah ben salak. Ah ben ah. Ah ben aydın adama. Kalk gel buraya. Amerika'dayken ben ah! (Gene dansa başlar) Ça ça ça! İl il let let!!... 
ARİF (Neşelenmiş, ona uymağa çalışır.) — Et et et!... 
ÜSTÜN (Hızla içeri dalar) — Arif Arif Arif!!.. 
ARİF — Et et et!!.. (Dansa devam.) 
ÜSTÜN — Oldu mu oldu. ARİF (Durur) — Ne oldu?
ÜSTÜN — Dinle beni. Gittim, gördüm, geldim. Her şey tamam.
ARİF — YaşşaL
ÜSTÜN — O onu görecek, o buna diyecek, bu şuna yaptıracak, selâm verecek, el öpecek, göz kırpacak, ha diyecek, olacak cek cak.
ARİF — Bu muydu tamam dediğin? Arkadaşım karnımız tok bu cek caklara. 
ÜSTÜN —Allah Allah!..
DOKTOR (Birden kollarına girer, onları sürükler, fısıl fısıl) — Bak şimdi bak, bu iş böyle olmaz, hemen bir kanun çıkaracaksın. (ÜSTÜN' le ARİF iyice şaşkıniaşırlar. Bu acayip tipi birbirlerine gösterip alay ederler.) Herkese bir beyanname
vereceksin. Sonra o kâğıtlara göre herkesi sınıflayacaksın. Biri okumuş, diplomalar almış, Avrupa, Amerika görmüş mü? Onu ayıracaksın bir kenara. Diyeceksin işte bu insan. öteki az buçuk okumuş, giyimi kuşamı düzgünce, işleri idare ediyor mu? Ona da diyeceksin Adam. Geriye kalanları da iteceksin bir kenara; o da Vatandaş!.. (ARİF fena olacak olur, ÜSTÜN hafif bir tekme atar.) Herkese bir kart vereceksin. İnsan, Adam, Vatandaş diye. Yolda birini gördün mü, yanaşacaksın yanına. (Bir seyirciye yanaşır.) Bakacaksın kartına; vatandaşsa yapışacaksın yakasına. Hemşerim, söyle bakalım, adın ne? Memleketin nere? Hemen yakalayıp postalayacaksın, memleketine. Temizleyeceksin şehri bu taşralılardan. Sonra kur bir fabrika, ver herkese otomobil. Kur bir fabrika, ver herkese ça ça ça. Bak memleket nasıl adam oluyor. 
ARİF (ÜSTÜN'e) — Kim bu?
ÜSTÜN — Tanıdık bir doktor işte. Adamımdır, merak etme. 
DOKTOR — Bu millet millet değil, illet. 24 saat versinler bana şu devleti, bak nasıl adam ediyorum.
ÜSTÜN — Oooo, merhaba Doktor bey. 
DOKTOR (Ona şöyle bir bakar, inceler) — Sen adamlardansın, ben insanlardanım, bana muhatap olamazsın, git işine. 
ÜSTÜN — Aman Doktor Bey, ben senin amcanın alışveriş ettiği dükkâncının uzaktan akrabasıyım yahu. 
DOKTOR (Soğuk) — HaaüL
ÜSTÜN (ARİF'e) — Köftehor, nasıl da tanıdı hemen. (DOKTOR'a) Aman doktorcuğum, ilmine irfanına sığındık. Şu bizim arkadaş fena halde rahatsız. Şunu bir muayene... DOKTOR — Şu çapaçulu, şu taşralıyı muayene edeceğim, ben? Ben ta Amerika'dan böylelerinin ağız kokusunu mu dinlemeğe geldim ha?
ÜSTÜN — Haşa, ama işte arada sırada, hatır için. 
DOKTOR — Ah kafa. Amerika'dayken Amerikan donu giyip, Amerikan lâfı ederken, sen her nimeti tep. Bir ana baba
uğruna gel. Şu pis hastaneye tıkıl, bu milletin içinde harcan git. (Kafasına vurur.) Tuu, bu kafaya!.. (ARİF zaman zaman DOKTOR'a sinirlenir, bu gibi sözlerine tepki duyar.)
ÜSTÜN — Ama ne yaparsın işte, insanlık. 
DOKTOR — Bu mu insanlık? Sen gel insanlığı Amerika'da, Avrupa'da gör. Altımda son model otomobil vardı. Zank diye böyle seksenle kalkardım. Kıvılcım çıkardı be! Basarsın gaza! Haftada bir otomobil değiştir. Gani. Sonra sabahlara kadar çaçaca. Çaçaca (Dans eder.) Heriflerin tek eksiği var. Koca memlekette bir tek nargile yok. İnsan şöyle ağız tadıyla bir nargile fokurdatmaya hasret kalıyor. 
ÜSTÜN — Ne olursun, Doktor, gözünü seveyim. 
DOKTOR — Peki, peki, gelsin bakalım, 
ÜSTÜN — Haydi durma, git konuş. (ARİF gider, doktorun karşısına dikilir.) 
DOKTOR (Ters) — Hasta mı? 
ÜSTÜN — Evet.
DOKTOR — Kime sordun da getirdin, be adam!!.. 
ARİF — Efendim?
DOKTOR — Bizde yer yok, götür başka hastaneye. Ne olursa olsun, anası doğururken bana mı sordu? Zıbarsın, almıyorum. Kime şikâyet edersen et. 
ARİF —Hay ir, hafif bir...
DOKTOR — Ulan öyleyse bana ne getirdin? Hastane ne içindir, sen bilmez misin, hastane doktor elinde ölmüş olmak içindir.
ARİF — Hasta benim, muayeneye geldim.
DOKTOR (Duraklar) — Muayeneye geldin ha.
ARİF — Evet.
DOKTOR — Hah hah, muayeneye gelmiş. (Çok şaşırmış ve
hoşlanmış; alay ederek) Hastanede muayene olacakmış.
ÜSTÜN — Koş sıra numarası al. (Bir telâş. ARİF aptallaşmış, bir yerlere koşar. ötekiler de peşinden. Bir kenarda sıkıştırırlar. ÜSTÜN ile DOKTOR kalabalığı oynuyorlar.) 
ARİF (ÜSTÜN'Ie DOKTOR'un arasından başını çıkararak) — Sıra numarasını aldım. 
ÜSTÜN — Koş, kaydını yaptır. 
ARİF (Aynı oyun) — Kaydım yapıldı. 
ÜSTÜN — Koş, kuyruğa gir. (ARİF DOKTOR'la burun buruna gelir.) 
DOKTOR (Ters bir ifade ile) — Ne var? 
ARİF — Doktor Bey, biraz rahatsızlık... 
DOKTOR — İyi, iyi geç otur şuraya. (Dolaşır. Cebinden badem çıkarıp atıştırır. Seyircilere de badem tutar. Birden bağırır.) Utan be, utan be, utan!.. Ne yüzle be, ne yüzle be, ne yüzle!!.. Bilmez miyim ben sizlerin ne mal olduğunu. Sabahtan akşama kadar dalga geçersiniz, sonra da çat kapı damlarsınız bana. İstirahat almaya geldin değil mi? (Badem atıştırır) Derdin ne?
ARİF — Vallahi zaman zaman...
DOKTOR — İyi iyi iyi... Geç otur şırya... (Bunu anlaşılmayacak kadar çabuk söyler.) Geçtir şırya... 
ARİF — Anlamadım.
DOKTOR — Geçtir şırya be... Allah Allah, nedir şu aydın adamın bu milletten çektiği!!.. Soyun hadi, soyun. (ARİF mütereddit kalkar.) Sallanma, çabuk ol, işimiz gücümüz var. Bütün gün seninle mi uğraşacağız, hayvan herif? Vazgeç, vazgeç, soyunmasan da farketmez. (DOKTOR ARİF'in nabzım şöyle bir tutar). 1,2,3,4,5,6,7,8,9,10... İyi nabız 110. Normal!!.. (Elini şöyle bir alnına götürür.) Ateş normal! (Beş parmağını gösterir.) Bu kaç? (ARİF tam söyleyecek, ağzında bırakır.) Gözler sağlam. (Göz kapağının altına bakar.) Kansız; yok bir de kanlı olacaktı. Normal. (Sırtını dinler.) öhö de.
ARİF—-öhö!!..
DOKTOR — Ciğerleri berbat. Yok bir de sağlam olacaktı.
Normal, Aspirin alırsın olur biter. Git işine.
(ARİF, suratı bir karış, yanından ayrılır.)
ÜSTÜN — Ne haber?
ARİF — Bırak Allahım seversen, muayene mi olduk, dayak mı yedik anlamadım.
ÜSTÜN — Ben anladım, aspirini dayadı hemen değil mi? ARİF—Ha!!..
ÜSTÜN — Oldu mu ya birader, hastane işi muayene etmiş
seni. Ayıp etmiş. Dur bir konuşayım sununla.
ARİF — Gözünü seveyim, bırak ben vazgeçtim.
ÜSTÜN — Olmaz öyle şey. (DOKTOR'a) Aman Doktor
Bey, çok ayıp ettin. Hastane işi yapma. Para alamam diye
korkmadan muayene et şunu.
DOKTOR — Peki, peki. İcabıma bakarım.
ÜSTÜN — Gördün mü hatırımı?
DOKTOR (ARİF'e, bu sefer telâşlı bir halde, numara yapıyor.) Nasıl durum, ağrılar, sızılar, ateş, nabız? Tamam. Demedim mi, bugüne kadar beklenir mi yahu, insan daha önce gelir. Dur dur bakayım. Hiii, vah vah vah!!.. (Bu sırada ARİF hep konuşmak ister, konuşamaz.) Ah bu ihmal! Hastalığın ne, biliyor musun? Verem. Yaaaa... (ARİF ayağa fırlar.)
ÜSTÜN (DOKTOR'a) — Pist pist!.. ("Yok canım pot kırma" gibilerden işaret yapar.)
DOKTOR (Bozulur. ARİF'e) — Veremden korkarsın da; başka şeyden korkmazsın. Kanser, kanser!.. 
ARİF — Neee?
DOKTOR ("Nasıl oldu?" gibilerden ÜSTÜN'e bakar. ÜSTÜN "olmadı" işareti yapar. Telâşla) — Şey canım, dilim dolaştı, frengi yahu!.. 
ARİF (Haykırır) — Haaa?..
ÜSTÜN (Yerinden fırlar, DOKTOR'un koluna girer, fısıl fısıl.) — Ne yapıyorsun Doktor, pot üstüne pot kırıyorsun. Derdi öyle bir şey değil.
DOKTOR — Aaa, üstüme fazla varma, bana ters bir iş yaptıracaksın. 
ÜSTÜN — Niye?
DOKTOR — Liseyi bitirince mühendisliğe heves ettik, kazanamadık. Kendimi hukukta buldum, hukuk nıukuk, hık mık derken, ertesi yıl tıbba attım kapağı. Zar zor bitirdim orayı; döne döne. Onun için ben öyle fazla bir şey bilmem. 
ÜSTÜN (Çaresiz) — Peki, ne yapalım!.. 
DOKTOR (ARİF'e) — Anladın mı, hastalığın frengili bir kanser. Yüzde on da verem var. Şimdi sen benim muayenehaneme gel. Filmini alalım. Tahlil yapalım, kanını sayalım, tansiyonuna bakalım, kardiyo, elektro, manyeto, banyeto, peçeto; hemen bakalım, tam teşhisi koyalım. 
ARİF — Doktor Bey, bu işe fazla para gidecek gibi geliyor bana.
DOKTOR — Eee, ne yapalım. Hasta olurken bana mı sordun?
ARİF — Benim öyle fazla param yok Doktor Bey. 
DOKTOR — Vardır, vardır. 
ARİF — Yoktur, yoktur. 
DOKTOR — Hadi hadi, çık parayı.
ARİF (Uzun zamandan beri sinirlerine güç hakim olmaktadır.) — Param yok be, git işine!
DOKTOR (Birden sinirlenir.) — Bana bak, ben Amerika'dan gelmiş adamım. Doğru dürüst konuş vatandaş. Haddini bil.
(ARİF birden titremeğe başlar.) 
ÜSTÜN — Aman Doktor, gözünü seveyim git. 
DOKTOR — Aman patlasın. (Ça ça yapar gibi) Yaşanmaz burada, burada. (Çıkar.)
ÜSTÜN — Yapma Arif. Arif! Yapma gözüm. Anlaşıldı. Dön arkam. (Tekme atar.)
ARİF (Sakinleşir) — Yarabbi şükür, bu sefer kolay atlattık. 
ÜSTÜN — Şimdi bak, sen şurada biraz otur, kendine gel, ben de gideyim doktor tanıdıkları dolaşayım, belki bir şeyler yaparız.
ARİF — Hadi bakalım, güle güle. (ÜSTÜN çıkar. ARİF ortalarda bir iskemleye oturur. Bu sırada artık neşesi, keyfi yerine gelmiştir.) Vay canına demek böyle zıpır doktor da varmış. (Bir türkü tutturur. Bu sırada aniden MASKELİLER içeri doluverirler; iskemleleri alarak ARİF'in yanı başında toplanır, başlarını onun kucağına, omuzlarına koyarlar. Herkes birbirinin içinde. ARİF bu işe pek şaşar.) 
ARİF — Hoppala, ne oluyoruz? Hey? Yok kucağıma yat. Hani samimiyete de bayılırım. Bana bakın. Sapıttınız mı siz? (Seyircilere.) Ha, şimdi anladım. Bunlar hastanecilik oynuyorlar. Bakın, biz hastalar bir yatakta idare ediyoruz. (Bu iş çok hoşuna gider. MASKELİLER'in bu oyunundan zevk almış âdeta. Evcilik oynayan ufak çocuklar gibi. MASKELİLER'in hareketlerinde birlik ölçülük var. Başlarını tutarlar, sanki başları ağrıyor.) Ooo, bunlar fena halde hasta yahu. Meydanda ilâç falan da yok ki verelim. (MASKELİLER can çekişiyor.) Hey hastabakıcı, yetişin. Kimse yok mu yahu? Burada millet can çekişiyor. Doktor, odacı, hastabakıcı, dok-torcu! Eyvah gitti, bunlar gitti. Yetişin. (Bu sırada ARİF koşuşmakta. MASKELİLER gülüşerek kaçışır.) Baştabip, sontabip, hemşire, hemşeri. Yangın var! (ötekilerin yok olduğunu farkediverir.) Hoppala bunlar yok oldu. Rüya mı gördüm ben? Bir katakullü döndü ama anlamadım. (İçeri bir hademe dalar: suratından düşen bin parça, ters, meymenetsiz, sinir bir tip. Bazı müesseselerde, dairelerde insanın karşısına çıkan küstah hademelerden. Hademe saltanatırım güçlü örneklerinden biri. Ufacık dünyası içinde kalakaldığı, cahillik, hurafelerde yüzdüğü anlaşılıyor.) 
HADEME (Hızlı hızlı yürüyerek gelir. Ortaya girecekken durur, elleri belinde) — Of, of, of şu hale bakın. (ARİF şaşkm bakakalır.) Hep o namussuz gavurların işi bu, hep bu şeytan döllerinin işi. Ahlâk kalmadı ki, din kalmadı ki, iman kalmadı ki. Şu hale bakın. Memleketin işleri ne hale geldi bir bakın. Bunu yapan adam anasını da satar, dinini de satar. Biz sabahtan akşama kadar memleket için çalışalım, çırpınalım, gelsin bir dinsiz sütü bozuk bu haltı yesin. (Bir seyirciye.) Ne baktın yüzüme efendi? Bu memleket benden iş bekliyor, iş. Bir de şuranın haline bak. Her dakika gelir, düzeltirim şurayı. Gene de allak bullak ederler. (Hızla iskemlelere saldırır, her birinin yerini değiştirir, fakat her birini gene aldığı yere koyar. Gereksiz bir dinamizm. Bir sonuca varmayan bir çırpınma.) Bunun yeri burası, bununki de burası. (Birden bir seyirciye.) Yüzüme bakıp durma, iskemleye bak. Biri tutar da yerini değiştirirse seni sorumlu bilirim. (Hem çalışır, hem konuşur.) Hangi birine yetişeyim. Çay getir, kahve getir, su getir, gazoz getir. Sigara al, ekmek al, toz al. Şu koca devlet kapısının bütün işleri bende. Şöyle bir dakika ben artık çalışmayacağım desem, dairenin işleri şıp diye durur. Tabii çayı, kahveyi kim getirecek. Şu toza bak. (Cebinden toz bezi çıkarır, bezi bir silker, ortalığı toz bulutu kaplar. O pis bezle en-tüpüften bir toz alır, çarçabuk. Seyircilerden birinin ayakkabısına.) Amma da tozutmuşsun ha. Bu toz ne? Bu hep o dinsiz gâvurların işi. İcat etmişler otomobilleri, otobüsleri, başımıza toz belâsı çıkarmışlar. Müslümanların hepsi ölsün diye yaaaü! (Bu sırada ARİF'in de tozunu alır, sanki heykelin tozunu alıyor.)
ARİF — Ayakkabımın da tozunu al. 
HADEME (İrkilir, bir an şaşkınlıktan sonra) — Bağırma. 
ARİF — Ayakkabımın tozunu al.
ÜSTÜN — E peki ya memur bey?
HADEME — Burda burda ama, onun da borcu var, derdi var, tasası var.
ARİF — Desene buradakilerin kendi yok, ismi var. 
ÜSTÜN — Hay Allah, arkadaşa iş arıyorduk, bir görüşeyim demiştim.
HADEME — Kim arkadaş?
ÜSTÜN — İşte. Gelsene Arif şöyle.
HADEME — Bu mu? (ARİFi süzer.) Bizde iş yok. Arkadaşında da iş yok.
ÜSTÜN — Vardır, vardır, hele ben bir müdürü göreyim. 
HADEME (Bağırır.) — İş olup olmadığını müdür bilir mi be, ben bilirim. İş yok. 
ARİF — Müdür niye bilmezmiş?
HADEME — Hiç müdürün işine senin kafanın aklı erer mi? Müdür dediğin adamın ne zor işi vardır, sen bilir misin? Sabahın ayazından, akşamın karanlığına nefes almaz kâğıt imzalar, gelsin kâğıt, gitsin kâğıt. Bas imzayı, bas damgayı. Buna can mı dayanır? İşi yok da seninle uğraşacak. 
ÜSTÜN — Peki kim uğraşır bu işle? 
HADEME — Ben uğraşırım, ben. Ne sandın, adam mı alınacak bana sorulur. Kovulacak mı var, bana sorulur. İşte bu kadar. (Birden iskemlelere atılır. Ba§lar gene yerlerini değiştirmeye, bu âdeta bir tik olmuş onda. Tabii bütün bunlar komik unsurlar. 
ÜSTÜN ve ARİF bakışırlar.) 
ÜSTÜN — Kuzum teyze izin ver de müdüre bir görünelim. 
HADEME — Olmaz efendim olmaz. Sen bu kadar kolay müdüre çıkacak olduktan sonra bana ne ihtiyaç var.
ÜSTÜN — öyleyse arkadaşa bir iş. 
HADEME — Bu gün git, yarın gel. 
ÜSTÜN — Sen istesen... 
HADEME — Pazartesi, Perşembe. 
ÜSTÜN — Ufak bir iş.
I İADEME — İşim var, meşgulüm. 
ÜSTÜN — Gözünü...
HADEME — Meşgulüm, meşgulsün, meşgul. Meşgulsüz, meşgulsünüz, meşguller. 
ÜSTÜN —Etme... 
HADEME — Az lâf, çok iş. 
ÜSTÜN —Eylemeli 
HADEME — Memleket bizden iş bekliyor iş. 
ÜSTÜN — Arkadaş da...
HADEME — Hay hay, tabii, memnuniyetle, düşünelim, haber veririz, olursa isteriz tabii. Git işine. (Gene iskemleye saldırır. Arif onun bu tikine bozuluyordun O da aniden aynı iskemleye saldırır. Sessiz bir çekişme başlar. Uzun olabilir.) 
ÜSTÜN (Hayretle) — Arif ne yapıyorsun? 
ARİF — Ne yapalım? Kapanın elinde kalıyor meret. 
HADEME — Tavsiye mektubun var mı, kimden, kimin adamı?
ÜSTÜN — Pek yok. 
HADEME — Olmaz olmaz... 
ÜSTÜN —İyi ama... 
HADEME — Hayır, hayır.
ÜSTÜN (Arif e bakar, bir an düşünür, bir hinoğluhinlik bulur, göz kırpar. Hademenin kulağına eğilerek.) — Ama o da bizden.
HADEME (Ayağa fırlar.) — Ne bizden mi? (Arif bu işe çok şaşar. Olup biteni anlamaz. HADEME ARİF' e sokularak esrarengiz bir sesle.) — Bizden misin sen? (Üstün arkadan işaretler yapar.) 
ARİF —He ya!!!
HADEME (Çok esrarengiz, sağa sola işkilli bakışlar. İyice mübalağa edilmeli.) — İnanmam sen bizden değilsin. 
ARİF — Yok değilim. 
HADEME — Abaza.
ARİF — Vallahi değilim.
HADEME — Kızılbaş.
ARİF — Yok canım.
HADEME — Yörük.
ARİF — Hayır.
HADEME — Laz:
ARİF — Yok, yok.
HADEME — Türkmen.
ARİF —Değil.
HADEME — Arnavut.
ARİF — Hoppala.
HADEME — Ya nesin?
ARİF — Türküm işte be. Hepimiz Türküz işte. Var mı ötesi?
HADEME — Geç şimdi onu bir kalem. (ARİF buna müthiş
bozulur. ÜSTÜN'e bakar, çaresizlik ifade ederler.) — Ha, ha
anladım. Muayene edeceğim. (Üzerine yürür.)
ARİF — Neee? (Kaçar.)
HADEME — Bakacağım.
ARİF —- Üstün yetiş.
ÜSTÜN — Teyze ne oluyorsun?
ARİF — Muayene edeceğim, kuyruğuna bakacağım.
ÜSTÜN — Yok canım.
HADEME — Peki, nerelisin sen.
ARİF — Antepli.
HADEME — Vay, demek sen de bizdensin. (Bu işe ARİF ile
ÜSTÜN şaşarlar.) Mahallen nere?
ARİF — Hacı cavcav.
HADEME — Vay demek sen de bizdensin. Sokağın nere?
ARİF —Hacı Bakkal.
HADEME — Demek sen de bizdensin. Hangi ev?
ARİF — Mavi kapılı ev.
HADEME — Olmadı. Sen bizden değilsin.
ARİF — Niye o?
HADEME — Bizden olanlar sarı kapılı evde oturanlardır. 
ÜSTÜN — Sizler kimsiniz?
HADEME — Hacı Cavcav mahallesinin Hacı Bakkal sokağında sarı kapılı evlerde oturanlarız. Biz ya. Bizden olsaydı şıp diye iş vardı. 
ÜSTÜN — Ama size komşu. 
HADEME — Ama bizden değil. 
ARİF — Eee ne olacak şimdi.
HADEME -— Seni bir yoklayacağım, imtihan edeceğim. Gözüm tutarsa belki iş veririm. (ARİF nerdeyse bu manyak kadını gırtlaklayacak. ÜSTÜN'ün de cam sıkkın.) Gel buraya. (Arifin kafasını karışlar.) 3 karış 4 parmak. (ÜSTÜN'e.) Gördün mü bizden değil. Kafasının ölçüsü tutmuyor. (ARİF'in kafasını karpuz seçer gibi yoklar.) Eh, pek de fena değil. Müslüman mısın? Sen? 
ARİF — Elhamdülillah.
HADEME (Çok cahilce bir ukalâlık takınır ve kendini pek önemseyerek sorar.) El vaha mılk, mahni felah, sulhu guluk. (ARİF iyice şaşkınlaşır, ÜSTÜN'e bakar, onun uydur işareti.) 
ARİF — Gug guguk guk.
HADEME — Alâ, Peki 185'inci halife 9'uncu karısından olma 15'inci oğlunun sünnet düğününde gördüğü yabancıya ne dedi? 
ARİF (Baştan savar.) — Gel de sofraya otur, karnını doyur dedi.
HADEME — Yanlış. Her kim ola rızkı fışk, fışkı rızk ola dedi. Söyle bakalım para konuşmak günah mıdır değil midir? 
ARİF (Omuz silker.) — Değildir.
HADEME — Günahtır. Para şeytanın cehennemden dünyaya saldığı ifrittir. Onu ağıza almak günahtır. Para lâfı konuşmayacaksın. Ne verirlerse alacaksın. Bir müddet parasız çalışacaksın.
ARİF (ÜSTÜN'e) — Artık keselim burada, yoksa bu karının gırtlağına sarılacağım. (ÜSTÜN çaresizlik ifade eder. Hademe birden ARİF'in eline bir şaplak vurur. Geri çekilir, bakar. ARİF irkilir, hamle eder, şaplağı iade eder. Çekilir "oh olsun" gibilerden bakar. HADEME' nin hamlesi: 2 şaplak; ARİF'in hamlesi; 3 şaplak! HADEME' nin hamlesi; tempolu 5 şaplak. ARİF hızla saldıracak olur.) 
HADEME — Olmadı! Dur! (ARİF durur, şaşkın.) Olmadı. İmtihanı kaybediyorsun, dikkat et! Dayak yedin mi hamle etmek yok.
ARİF — Anlaşıldı! Buyur. (Hademeye arkasını uzatır.) 
HADEME (Zevkle bir tekme atar.) — Oh! Afferin sana (ARİF ÜSTÜN'e bakar.)
ÜSTÜN (Şevk vererek.) — Hadi gayret, kazanıyorsun imtihanı!
HADEME — Mankafa, kelkafa, piskafa, paskafa, şapkafa, hırtlanboz!.. Cücük, salyangoz! (Goz hecelerine basar.) 
ÜSTÜN (Seslenir.) — Arif, nasıl küfrederse etsin, cevap vermece yok!
ARİF — Ama birader görüyorsun halimizi!
ÜSTÜN — Sabırlı mısın diye bakıyor. Sık dişini!
ARİF (Seyirciye.) — Sıka sıka diş kalmadı!
HADEME — Bana bak, ben şimdi senin, müdürünün, müdürünün müdürüyüm. Şuradan geleceğim. Sen de beni karşıla. 
ARİF — Ne yapacağım yani?
HADEME — Ezilip büzüleceksin. Geliyorum. (Haşmetli ve gülünç pozlarla gelir. ARİF biraz ezilir, büzülür.) Ezil büzül! (ARİF biraz daha gayret eder.) Ezil daha ezil, büzül! (ARİF' in oyunu.) 
ÜSTÜN — Arif, ezil! 
HADEME — Büzül! 
ÜSTÜN — Ezil! 
HADEME — Büzül herif büzül!
ÜSTÜN — Ezil Arif ezil! 
HADEME — Ezil be! 
ÜSTÜN —Büzül be!!
ARİF (O da patlar, bağırarak ayağa fırlar.) — Yeter be!!! Ben gidiyorum! İşiniz de yerin dibine batsın. 
ÜSTÜN — Aman Arif etme! 
HADEME — Dur! Seni işe kabul ettim. 
İKİSİ BİRDEN (Şaşırmış) — Ha??
HADEME — Hemen işe başla, hadi. (ARİF ve ÜSTÜN sevinirler.)
ARİF — Söyle bakalım ne yapacağım? 
HADEME — Ne yapacaksın, çalışacaksın. Yalnız önce şöyle bir çalışmana bakacağım. Gündeliğin şimdilik sekiz lira! İyi çalışırsan arttırırız. Yalnız çalışırken sağa bakmaca, sola bakmaca, nefes almaca, yutkunmaca, aksırmaca, kırıştırmaca, oyalanmaca, bilmece, bildirmece, el üstünde kaydırmaca yok. Yasak ve günah! 
ARİF — Sağol!
HADEME — İşin şu ortalığı toplamak, toparlamak. Dikkat, başlıyoruz. (Ortadaki bir iskemlenin üstüne çıkar. Elini çırparak.) Başla! (Oyun başlar. ARİF iskemleleri düzeltir. Onu buraya, bunu oraya, götürür. Taşır. öte yandan HADEME boyuna konuşur. Konuşmasında âdeta bir tempo vardır. Her durma deyişinde el çırpar. Bu yüzden ARİF irkilir her "durma" da. Tempo gittikçe hızlanır. Her kelimede parmak şaklatarak 
HADEME devam eder. İlk önce ağır ağır.) Onu., buraya!.. Bunu... oraya!., şunu, şuraya... (Konuşmasında ve parmak şaklatmasında monoton bir tempo var.).. Surdan... oraya!.. Ordan... öyle!.. Burdan... böyle!.. Burdan... şuraya!.. Çalış... çalış.. Durma! (El şaklar.) Çalış... Durma... Çalış... Durma... Çalış... Ulan çalış- Durma çalış- Para- gelsin-Kese-dolsun- Kasa- dolsun- Karın- doysun- Göbek şişsin- Durma-çalış- Ulan- durma- Çalış ulan çalış- ULAN DUR! (Zınk diye dururlar. HADEME sakin. Tane tane.) Mesai bitti! (Gider, bir iskemleye oturur. Bundan sonra oyun nispeten ağır ve sakin.)
ÜSTÜN — Arif, hadi git de paranı al! (ARİF gider.) 
HADEME — Kaçtı gündeliğin? 
ARİF — Sekiz lira!
HADEME — Al sana sekiz lira. (Eline verir bir şeyler.) Ver şimdi bana 187 kuruş 10 para. ARİF — O da niye?
HADEME — Pul parası: (ARİF verir.) Daha ver bakalım 252 kuruş 33 para! 
ARİF — O niye?
HADEME — Gelir vergisi! Daha ver bakalım 112 kuruş 1 para.
ARİF — O neden?
HADEME — Sigorta parası! Ver 97 kuruş daha, ihtiyarlık vergisi. Ver 165 daha! Maluliyet vergisi! Ver 85 daha! Vergilerin vergisi! Ver 71 daha! Vergiler zam vergisi! Neticei kelâm; 112 kuruş borcun kaldı. Yarın; çalışır, ödersin. 
ARİF — Ben bu hesaptan bir şey anlamadım. (Seyirciye.) 
HADEME — Yok anlayacaktın.
ARİF — Hem çalıştım, hem borçlu çıktım! Amma da i.ş!
(ARİF bozulmuş.)
HADEME — Fazla konuştun git işine.
ARİF — Sen git- işine, deli kan.
HADEME — Vay! Sen, koca müdürün hademesine nasıl deli dersin?
ARİF —- Sen deli değil, zır delisin be! 
HADEME — Vatandaş, vatandaş haddini bil! (ARİF'in krizi.) 
ÜSTÜN — Aman çabuk git.
HADEME — Bağlasalar durmam zaten. (Çıkarken.) Günde kırk defa "ya sabur," seksen defa da "yarabbi şükür" demeyen adamın hali böyle olur işte. (Gider.)
ÜSTÜN — Bu karı gerçekten zır deli. Arif! Arif! (ARİF'i hemen bir seyircinin önüne getirir.) Ben tekme atamıyorum artık. Yüreğim paralanıyor. Ne olur, siz bir tane sallayın da kendine gelsin.
ARİF (Sakinleşir.) — Birader, hademe gördük ama böyle de sapığına rastlamadık. Üstün, gözünü seveyim, bende sabır kalmadı, şu işleri bir hallet.
ÜSTÜN — Merak etme, şimdi gidiyorum. (Koşarak çıkar. ARİF bir kenara oturacak olur.)
ARİF — Bugün çattık belâya. Hep kötüsü de bize geliyor. (Bu sırada MASKELİLER dolar içeri. Gene fantazi sahnesi. Bale adımları, yumuşak hareketler.) Hah, bir bunlar eksikti. (Biri aniden Arifin sırtına atlar. ötekiler yere oturuverirler.) Hoppala! (Sırtındaki onu mahmuzlayarak biraz dolaştırır.) Kardeşim yeter artık, in aşağı! (ötekilere.) Hey bari siz bir şey söyleyin. (Onlar hep beraber "sus" işareti yapar, ağızlarını kaparlar.) Ama halime baksanıza. (ötekiler gözlerini kaparlar.) Hey kulak verin sözlerime. (ötekiler kulaklarını kaparlar.) öp babanın elini! (MASKELİLER sırayla gözlerini, ağızlarını, kulaklarını kapatır ve böylece donarlar.) Görme! Duyma! Konuşma! Sizi gidi oğlu gidiler! (Sırtındakini atmak için silkelenir. ötekiler gülerek, alay ederek kaçarlar.) Biliyorum bunları başıma hep Üstün musallat ediyor. (Gider bir kenara oturur.)
(İçeriye MEMUR girer. MEMUR koltuklu, gözlüklü, bazı yerlerde rastlanan, sümsük, mızmız tipli, sarsak sarsak, âdeta korka korka yürüyen biri. İçeri girerken bir gazetenin son sayfasını, yüzüne iyice yapıştırmış. Yüzü hiç görülmüyor. Ağır ağır yürüyerek gelir. ARİF onu gözleriyle takip eder ve MEMUR gelir, ARİF'in dizlerine oturur, ama bu hareket sırasında yüzünü gazeteden hiç ayırmaz. ARİF şaşkınlaştı; aptal aptal seyirciye bakar, MEMUR'un yüzüne bakmaya çalışır. Canı sıkılır. Adamı zorla iterek kaldırır ayağa. Bir atı.
105
MEMUR gene oturur dizlerine, ARİF, sıkıntılı, iter kaldırır onu. Kendi de kaçamak yaparcasına başka iskemleye oturur. MEMUR yerleşmeye çalışır; memnun olmamış ki, yürür ve gene gelip ARİF'in kucağına oturur.) 
ARİF (Sinirli) — AaaL (MEMUR u hızla iteler.) 
MEMUR (Korkarak toparlanır, elindeki gazetelerden yere düşenleri ayağı ile iteler. ARİF'e döner. Elinde kalan gazeteleri saklayarak iki büklüm.) — Hoş geldiniz Müdür Bey. Günaydın Müdür Bey, sağolun Müdür Bey. Tabii efendim, evet efendim... (Son lâfında ARİF' i farkeder, tanımak için gözlerini kısar bakar.) Hay Allah sen miydin? Ben de seni Müdür Bey sandımdı be kahveci Hasan efendi. (ARİF'in şaşkınlığı. MEMUR gazeteleri toplar, saatine bakar.) Tamam, mesai başlar. (ARİF'e âdeta gizli gizli) Bak bakalım geliyor mu?
ARİF (Şaşkın) — Kim?
MEMUR — Ensesi kalın. (ARİF'in şaşkınlığı. Sonra sağa sola bakar.)
ARİF — Gelen giden yok.
MEMUR — Sağol, Kâtip Kâzım efendi. (ARİF'in şaşkınlığı) Biliyor musun, Mutemet Memet efendi...
ARİF (Taklit ederek) — Bilmiyorum, Süleyman Sümsük efendi!!..
MEMUR — Bizim ensesi kalının ensesi çok kalın. Anladın mı, yükü tutmuş. Bir adamın ensesi kalınsa yükü tutmuş demektir. Müdürse müdürlüğünü bilsin. Başımıza dikilip de jandarmalık yapmasın. Değil mi, İsmail efendi? 
ARİF — Üfff... Çıldırtır adamı bu.
MEMUR — Mamut efendi, ben artık mesaiye başladım. Şöyle tek gözümle uyurum, öteki gözümle de gazete okurum... Ensesi kalın gelecek olursa bir öksür ben anlarım. (Bir gazeteyi katlar, ufacık yapar, bir eline alıp gözüne yaklaştırır. öteki gözüyle de uyur.)
ARİF (Durur durur da, kocaman kocaman bir öküsürür) — öhööL
MEMUR (Telâşla toplanır, gazeteyi altına alır ve kendi kendine söylenmeğe başlar motor gibi) — Beş iki daha onbir, elde var dört. Dört üç daha beş, beş üç daha altı, altı üç daha sekiz, sekiz kere sekiz kırksekiz, elde var onbeş! Hakkı efendi, ne oldu, bizimki geliyor mu?.. 
ARİF (öksürür) — öhöö!.. (Bundan hoşlanıyor.) 
MEMUR (Toplamı; sesi yükselir, hızlı hızlı) — Seksenbeş kere onbeş altmışbeş, yüzdoksanbeş, beş beş daha on, on kere on yüz. 
ARİF —öhööö!!..
MEMUR (Sesini ve hızını artırarak) — Beşinci sayfadan altıncı sayfaya naklen icmali alınıp falan filan ederekten... 
ARİF (Daha hızlı) — öhööööö!!!.. 
MEMUR (Neredeyse bağırıyor) -— 1,2,3,4,5,6,7,8,9,10... 
ARİF — öhhhöööö!!!!!.. (Çok sert bir öksürük.) 
MEMUR (İrkilerek ayağa fırlar) — Vallahi çalışıyorum, Müdür Bey! Çoluk çocuk sahibiyim, Müdür Bey! Bir karı, on çocuk, bir kaynana... Hepsi bana bakar. Parti marti tutmam. Ekmek partisindeniz, Müdür Bey. 
ARİF (Sıkıntıyla) — Aman be, uyuz herif sen de. (MEMUR irkilir. ARİF uzaklaşır. MEMUR oturur, gazete okur.)
ÜSTÜN (Yuvaıiana yuvarlana gelir. Bitkin ve halsizdir. ARİF'e yaklaşır, bir şeyler söyler. Ağzını açar kapar ve küt diye ARİF'in üstüne yıkılır.) Offf.. Ahhh!!.. ARİF — Haydaaa!.. Hey, Üstün!.. (Onu bir iskemleye oturtacak olur. İskemleye oturur oturmaz 
ÜSTÜN acı ile ayağa fırlar.) Ne oluyoruz? (ÜSTÜN elleriyle arkasını tutmakta. İnliyor.) Anlat yahu!..
ÜSTÜN — Bir saattir başvurmadığım yer kalmadı. Aman bizim arkadaşa bir iş derdemez, arkama tekmeyi yediğim gibi kendimi dışarda buluyordum. Ondan acıyor mübarek!
ARİF — Ooo, desene, artık sen de yavaş yavaş vatandaş oluyorsun; ha ha ha!..
ÜSTÜN — Nihayet birini buldum.. Bizim derneğin kurucularından biri ile işi varmış. Onu hallettik. O zaman bana tavsiye mektubu verdi. O mektupla başka bir tavsiye mektubu aldım. Bir kutu şeker yaptırdım. Gittim konuştum. Seni hatır için işe alacaklar. Ama kâğıtlarını istiyorlar. 
ARİF — Ne kâğıdı?
ÜSTÜN — Kafa kâğıdı, aşı kâğıdı, ikametgâh kâğıdı, iyi hal kâğıdı, medenî hal kâğıdı, halsizlik kâğıdı. 
ARİF — Ohooo!..
ÜSTÜN — Hastane işin de oldu. Yalnız kâğıt istiyorlar. 
ARİF — Ne kâğıdı? *
ÜSTÜN — Hemşerilik kâğıdı. 6 ay burada bulunmayan adamı hastaneye almazlarmış. ARİF — Yahu benimki daha 6 gün olmadı. 
ÜSTÜN — Olsun, bulur, uydururuz! (Birden) Vay, bak şuraya. Bizim Memur efendi burada. Tamam işin oldu. Kâğıtların hepsini alırız ondan. (MEMUR'a) Merhaba Memur efendi! Nasılsın?
MEMUR (Ayağa fırlar.) — Vallahi de, Müdür Bey, spor sayfasından başka yerini okumuyorum. Bana ne siyasetten Müdür Bey. Vallahi de billahi de Spor-Toto'dan başka şey düşünmüyorum, Müdür Bey. Çocuklarımın ölüsünü öpeyim. (Bütün bunlar ağlamaklı, sonuna doğru hıçkırır.) 
ÜSTÜN — Memur efendi, Memur efendi, tanımadın mı beni?
MEMUR (İrkilir.) — Haa? (Yerine oturur.) 
ÜSTÜN — Yahu, üstad şu bizim arkadaş işe girecek de kâğıtları eksik şunları...
MEMUR — İşin mi yok, sen de, bırak bunları; partiymiş, siyasetmiş, memleket davasıymış, tehlikeli şeyler bunlar. Adamın başına belâ gelir.
ÜSTÜN — Hayır arkadaş işçilik yapacak da. 
MEMUR — Sus sus... Duyan olursa fena olur. İşin mi yok sen de... Dünyayı sen mi düzelteceksin? Bir lokma ekmek yiyorsun ya, şükret haline. ötesi adam sen de. 
ÜSTÜN — Yahu kâğıt alacağız.
MEMUR — (Birden havaya fırlar, umulmayacak bir heyecan ve hızla) — Vur ulan vur, ye onu!.. Hadi ha? Gooo-oollll!!..
(ARİF ile ÜSTÜN irkilir.)
ARİF (Atılır.) — Hey başlarım şimdi golünden ha!.. İşimize bak!..
MEMUR — Bana bak, bağırıp durma. Burada mesai yapıyoruz.
ÜSTÜN — Arif yapma. (MEMUR'a) Aman beyefendi, zaman beyefendi, kulunuzum efendim. Rahatsız ettik efendim, bendeniz naçizane. Sizdenizden bir istirham, aman efendim, zaman efendim... (Bütün bunlar yapmacık bir tonda.) 
MEMUR — Ne istiyorsun ne? 
ÜSTÜN — İlkönce bir fakirlik ilmühaberi... 
MEMUR — Ne yapacaksın? 
ÜSTÜN — Arkadaşı hastaneye sokacağız da... 
MEMUR — Olmaz veremem. 
ÜSTÜN — Niye?
MEMUR — Müdür Beyin emri var. 
ARİF —Hoppala!..
MEMUR — Biz fakirlik kâğıdı verdikçe dedikodu çıkıyormuş. Memlekette fakir var diye. Ele güne karşı rezil oluyormuşuz. Yasak edildi.
ÜSTÜN •— Çattık! Peki nüfus kâğıdı örneği ver. 
MEMUR — Uzun iş, uzun iş geç onu... 
ÜSTÜN — Aşı kâğıdı. 
MEMUR — Aman aman bahsetme, geç onu. 
ÜSTÜN — Peki, ikametgâh kâğıdı.
MEMUR — Aman aman aman...
ÜSTÜN — Medenî hal kâğıdı...
MEMUR — Aman aman...
ÜSTÜN — Sağlık raporu...
MEMUR — Aman aman...
ÜSTÜN— Sağlık...
MEMUR — Aman aman...
ÜSTÜN —Sağ...
MEMUR — Aman aman...
ÜSTÜN — Sağlık raporu, sağlık...
MEMUR — öff!.. Amma da sık boğaz ettin ha!.. Kafam şişti dur biraz dinleneyim. (ÜSTÜN ve ARİF bakışırlar.) Yahu ne sanıyorsunuz bu işleri? Ha dediğinde olur mu? Bir tek kâğıdı bile hazırlamak kolay mı? Yerimden doğrulacağım, kâğıt çıkaracağım. Kalemi elime alacağım, yazacağım yazacağım, sonra da altına kocaman bir imza atacağım. Aman lâfı bile yoruyor. (ARİF ÜSTÜN'e bu herifi gırtlaklıyayım mı? işareti yapar. ÜSTÜN bekle sonra ikimiz birden işareti ile cevap verir.) Hadi bana bir çay bir gazoz ısmarlayın da işe başlayalım.
ÜSTÜN — Oturamıyorum, acıyor. 
ARİF — Niye yahu? Ne oldu? 
ÜSTÜN (Sevinir.) — Tabii tabii hemen. 
ARİF (Seslenir.) — Beye bir çay, bir kahve, bir gazoz, bir limon, ayran, dondurma, vişne, demirhindi ne varsa getir. (Omuzlarını silker.)
MEMUR — Gel bakalım otur şuraya. (ARİF oturur. ÜSTÜN'e) Sen de otur. (Kendi ayakta dolaşır.) İlkönce sabıka ve iyi hal kâğıdı verelim. Şimdi sıkı bir tahkikat yapacağız. (Bu sırada konuşması ve tavırları değişir. Ve daha canlı) Bana bak hiç sabıkan var mı? Doğru söyle lan? 
ARİF — Vok. 
MEMUR — İyi adam mısın sen?
ARİF (AptaUaşır. ÜSTÜN'ü dürter.) — İyi adamım. 
MEMUR — Nerden belli. Bir iyilik yap da görelim. 
ARİF — Ne yapayım?
MEMUR — Al şu bizim totoları, giderken yatır. (Pandomimle verir.) 
ARİF — Eee.. Para?
MEMUR — Ne parası ulan? Hani iyi adamdın? Parasını aldıktan sonra babam da yatırır. ARİF — Peki.
MEMUR — Etliye sütlüye karışır mısın? 
ARİF — Eh, zaman zaman.
MEMUR — Olmaz ulan. Nasıl karışırmışsın. Seni gidi vatan haini. Etliye sütlüye karışmaca yok. ARİF — Peki yok.
MEMUR — Hem bu vatanın ekmeğini ye, hem de memleket işlerine burnunu sok. Gazetelerde spor sayfasından başka yer okumaca yok. (Memur tipi iyice değişti.) 
ARİF — Peki.
MEMUR — Dur şu senin kâğıdı yazalım. (Aranır.) Hay Allah, kalemi evde unutmuşum. (ÜSTÜN'e) Dolmakalemini ver. (ÜSTÜN verir. Memur inceler.) Hah, fena kalem değilmiş. (Diye sırıtır.) İyi daha kolay imzalar. (Cebine atar.) Beş tane altı kuruşluk damga pulu, on tane üç kuruşluk belediye pulu, iki tane beş kuruşluk posta pulu, yedi tane bir kuruşluk tayyare pulu al da gel. (ÜSTÜN fırlar.) Dur bende pul var. Sana satayım. Ver iki buçukluk. (Pişkince alır.) Üstü bende kalsın. Kahve içerim. (ÜSTÜN ile ARİF yutkunurlar.) Hay Allah, cüzdanı da evde unutmuşum. Eve gidecek param yok. Bir on lira olsaydı (ÜSTÜN ile ARİF bunlardan bir şey anlamaz. MEMUR onlarına gözlerine bakarak.) Ne kötü değil mi? Cüzdan evde kalmış.-(Sessizlik. Üzerine basarak.) Bir on lira olsaydı. (Bizimkiler intikal edemedi.) Bizim cüzdan ya... (ÜSTÜN anlar, yüzü aydınlanır. ARİF hâlâ bön.)

ÜSTÜN -MEMUR -ÜSTÜN -da sırıtır.) MEMUR -ÜSTÜN -MEMUR -
Arif ya, cüzdan cüzdan. - Ya ne kötü. Çok kötü ya Arif cüzdan. (ÜSTÜN de MEMUR
- Cüzdan ya cüzdan.
- Bir on lira olsaydı Arif.
- Ya ya ne kötü.
ARİF (Anlar. Birden irkilir.) ~ Ne? (Yutkunur.) 
MEMUR — Ver elini seni çok sevdim. (ARİF panik halinde. El sıkışırlar. MEMUR avcuna bakar. Boş bulunca bozulur.) Ver elini be.
ÜSTÜN — Hadi Arif ver elini. (Arif elini cebine atar. Terleyerek terini silerek el sıkar. Parayı sıkıştırır.) 
MEMUR — Alın bakalım kâğıdı, şöyle bir dolaşın. Oradaki memura kaydını yaptırın. (Hayali kâğıdı alırlar.) 
ÜSTÜN — Arif durma yürü. (Ortayı bir defa dönerler.) 
ARİF — Bu iş kolay oldu ha, ne dersin? 
ÜSTÜN — E, artık insaf et. Bir kâğıt parçası. (Memurun karşısına dikilirler.)
ARİF — Yahu bu deminki memura benziyor. 
MEMUR (Değişik bir tip.) — Kapıyı vur da gir be. (Bizimkiler ağızları ile tak tak yaparlar.) — Bekle. Dışarda bekle. (Bizimkiler oturacak olurlar.) Ayakta bekle. Ulan kâğıdı ver de bekle. Arkam dön de bekle. İşi uzun, bekle. 
ÜSTÜN (ARİF'e) — İşi kısaltayım mı? Ver iki tane onluk. (Kâğıt paranın birini bir eline ötekini öbür eline alır. ARİF de onu taklit eder. Türkü söyleyerek âdeta memura hayalî paraları koklatarak yaklaşırlar. Memur atılır, paraları ceplerine doldurur.)
MEMUR — Hey, alın şu kâğıdı da defolun. Oradaki memura tarih attırın.
ÜSTÜN — Fırla Arif fırla. (Koşarak dolanırlar. Gene MEMUR'a. Değişik bir tip.) — Aman şuraya bir tarih...
MEMUR — Yavaş yavaş. Acele işe şeytan karışır, yavaş yavaş. Yan odada da altına şerh koydurun. (Gene bir tur. Bundan sonra âdeta soyut bir sahne. Bizimkilerin uzun bir konuşması. Memurun önünde durmaları. Bir oyun. Memur her seferinde değişik bir tip. Her seferinde memurların ilkönce itirazları sonra muameleyi yapmaları görülür. Memur sonunda ilk haline döner.)
ÜSTÜN, ARİF (Dosyaları memurun önüne atarlar.) — Buyurun memur bey.
MEMUR — Ne o, Mustafa Mistik bey. 
ÜSTÜN — Muameleyi bitirdik. Bir senin imzana kaldık. 
MEMUR — Yo, olmaz, mesai bitti, gelecek haftaya. 
ÜSTÜN — Bari yarın sabah yapsak. 
MEMUR — Yarın işim var. Toto oynayacağım. 
ÜSTÜN — öbür gün.
MEMUR — Toto yatıracağım. Ondan sonraki gün toto hülyası kuracağım. Daha sonraki gün toto sonuçlarına bakacağım.
ÜSTÜN — Sadece bir imza. 
MEMUR —- Haftaya haftaya.
ARİF — Bana bak. Mesainin bitmesine daha on beş dakika var. Bas şu imzayı.
MEMUR — Ne saygısız yüzsüzmüşsün sen, vatandaş. (ARİF'in krizi.)
ÜSTÜN — Eyvahlar olsun, eyvahlar olsun. (MEMUR'a) bana bak durma kaç.
MEMUR (Giderken seyirciye) — İşte her işe burnunu sokan adamın hali böyle olur. Etliye sütlüye karışmasın. (Gider. ÜSTÜN ARİF' i tekmeler. Sakinleştirir. Kendi de terini sile sile gider.)
ARİF — Amanın, amanın! Of! Amma da ters tarafımızdan kalkmışız bugün. ÜSTÜN de, hani bütün mostralıkları seçiyor, seçiyor, buraya yolluyor. Siz de bıktınız, ben de. (MAS-
KELILER gelirler.) Bana bakın, dokunmayın bana, tepelerim ha! (Daire şeklinde otururlar. ARİF ortalarında ve kâğıtçılık oyunu başlar: Biri ARİF'in eline hayalî bir kâğıt sıkıştırır, başka birine yollar. O, ona, bu ötekine; Arif şaşkın şaşkın dolanır durur. Sonunda birden patlar.) Defolun be, yıkılın karşımdan. Namussuzlar, benle dalga geçiyorlar. (ötekiler zıp-laya zıp laya kaçarlar.)
ARİF — Ah, Üstün ah! Seyirciler gülsün diye başıma salmadığın belâ kalmadı. (Bir an düşünür.) Ama yeter artık, benim de sabrım taştı. Başlayacağım şimdi işine de, evine de, doktoruna da... (ARİF dolap beygiri gibi dört dönüyor ortayı. Biraz yürüyor, duruyor. Konuşuyor, tekrar yürüyor.) 
ARİF — Yok efendim yok. Hayır efendim hayır... Vallahi de billahi de tallahi de sabrım kalmadı artık... Yeter artık be Aa-aa... Hayır, işi de onun olsun, evi de onun olsun, dostu da onun olsun. Hayır... Alsın da başına çalsın... 
ÜSTÜN —- Arif... (Bütün hareketler durur. ARİF toparlanır. 
ÜSTÜN teker teker konuşur.) Arif sana iş bulmuştum. Ev de doktor da bulmuştum. Bir sürü çabadan, bir sürü belâdan sonra işler hallolmuştu. Daireden evrakım almaya gittim. Her şey hazırdı. İmzalar, mühürler, pullar. Sadece bir numara eksikti. Tamamlamak için nüfus kütüğünü açtık. İşte orada gördüm. Arif kayıtlara göre sen ölüsün. 
ARİF —Neee?
ÜSTÜN — ölmüşsün sen. Yanlışlıkla ölü kaydım düşmüşler. (Bu sırada ARİF hiç tepki göstermez. Omuzları çöker, yüzü anlamsızlaşır, manen yıkıldığı görülür.) Tabii artık bu durumda öteki işlerin hiç bir anlamı kalmıyor. Ya mahkemeye başvuracaksın. Davalar, celseler, tanıklar, yaşadığını ispatlayacaksın. Ya da anlıyorsun ya ölülüğü kabul edeceksin. (ARİF içini çeker. Yavaş yavaş, her şeyi kabullenmiş gibi öteden bir iskemle alır. Başka bir iskemle daha alıp ortaya getirir. Seyircilere selâm verir. İskemlelere uzanır.)
ÜSTÜN — Hi. öldü, aman Allahım öldü? (Gülünç bir şekilde ağlar.) öldü dee öldü. ARİF öldü. Aaaaah. (Koşarak çıkar. O ana kadar heykel gibi duran maskeliler harekete geçerler.)
HEP BİR AĞIZDAN — Tın tıh tıh. Tıh tıh tıh. (Ve sırayla konuşmaya başlarlar.)
— İşte memleket bu yüzden kalkınamıyor.
— Be adam, ölüysen ölülüğünü bil.
— Tuttu devletin memurunu, amirini, boşu boşuna uğraştırdı.
— Yok efendim yok. O kadar cahiliz ki, ölü olduğumuzu anlamaktan bile aciziz.
— Bir de istiyoruz millet adam olsun. Kalkınsın. Halbuki Avrupa'da, Amerika'da... Değil mi ya?..
— Yok yok. Bu hep onlarm işi. Memlekette huzur kalmasın diye ölüleri bile diriltiyorlar.
— Vatandaş vatandaş değil ki. Devlete yardımcı değil ki vatandaş.
— Vatanımızı, milletimizi sevmiyoruz ki. ölürken bile bir lokma ekmeğimizi, avantamızı düşünüyoruz.
— Canım ekmek bulamıyorsa pasta yesin. 
HEPSİ — Tıh tıh tıh. Tıh tıh tıh.
— (ARİF'e doğru.) Ne olacak bozguncu. —- Yobaz.
— Dinsiz.
— Dinini sevmeyen adamdan memlekete hayır gelir mi?
— Irkını sevmeyen adamdan memlekete hayır gelir mi? HEPSİ — Ne olacak işte.
ARİF — Hey burada ölü var. Kaldıran yok mu? (Başını kaldırır.) HEPSİ — Aaaa...
— Polis yetiş ölü var.
— Cinayet var.
— Ben buraya karışmam kardeşim. ölü karşı karakolun bölgesinde.
— Benim bölgede sadece bacağı var. ötesi yandaki bölgede.
— Kardeşim ben trafik polisiyim. Ben bakamam.
— Mesai bitti beyim. Yatın emniyet müdürlüğüne yazar, heyet getirir, bölgesini tespit ettirir, ölüyü kaldırtırız.
— Hem savcı gelmeden de kalkmaz.
— Sonra bakalım kâğıtları tamam mı?
— Parası var mı bakalım?
— Hangi tarifeyle kalkmak istiyor ne belli?
— Hem muamelelerini takip edecek adam var mı ki?
— Ayrıca belediye cenaze arabası da bozuk.
— Tutup da biz ölü taşıyacak değiliz ya?
ARİF — Yahu siz muameleyi yapın, ben kalkıp kendim yürürüm. (Başını kaldırır.)
— Sen sus. Cahil cahil konuşma.
— Zaten ortalığı karıştırdın.
— Adamın yok ne diye ölürsün?
— Paran yok ne diye ölürsün.
— Mezarlıkta yerin yok ne diye ölürsün.
— Hem zaten mezarlıkta yer kaldı mı?
— Bırakın canım ne hali varsa görsün?
— İşimiz gücümüz yok da, bir ölü parçasıyla mı uğraşacağız?
— Millet bizden iş bekliyor iş.
— İş bekliyor, lâf bekliyor, gaf bekliyor, af bekliyor.
— Haydi gidelim de kendi maaşlarımızı arttıracak kanunu konuşalım.
— (Çıkarken.) Memleketin yüksek menfaatleri.
— Vatan sevgisinin icabı.
— Yüksek menfaat sevgileri.
— Menfaati arının icabı...
—- İcapsız menfaatlann yüksekliği.
— Menfaat icabı, vatan, millet...
ARİF (Başım kaldırır, toparlanır, oturur.) — Memleketin yüksek menfaatjan icabı bizim ölü sokakta kaldı.
(ÜSTÜN koşarak gelir.) 
ÜSTÜN — Arif yanındaki yeri de bana ayır. 
ARİF — Ne oldu?
ÜSTÜN — Kendimi biraz rahatsız hissediyorum, Galiba ben de senin hastalığa tutuldum.
ARİF — Ne? Hah hah ha. Vatandaşa bak. Vatandaş. (Güler.) Vatandaş.
ÜSTÜN (İlkönce bozulur. Sonra o da ARİF'le dalga geçmeye başlar.) — Vatandaş, vatandaş. 
ARİF (Bir ara irkilir.) — Üstün.
ÜSTÜN (O da irkilir. Ortada birleşip birbirlerine seyircileri gösterirler) — Bak bak vatandaş vatandaş. (Seyircileri gösterip gülerler.)
ARİF (Bir ara durur.) — Hey bana bak. Biz çıldırdık mı? 
ÜSTÜN — Ne oldu?
ARİF — Vatandaş olmak ayıp mı be? Niye olsun? Göğsümü kabarta kabarta ben vatandaşım desem kim ne der? Hiç? Bu memleketin evlâtları, demin bana musallat olan, ipsiz sapsızlar, mideciler, menfaatçılar gibi değil ya. Bu memleket onlara kalmadı ya? Kim demiş ki bu memleketin bütün evlâtları onlar gibi. Bir iki kötü heriften mi çekineceğiz be. Lâf. Vatandaşım işte gurur duyuyorum bundan. (ÜSTÜN'le el sıkışırlar. Bu sırada maskeliler ortaya dolarlar.) 
MASKELİLER — Şışşşşttt. (ÜSTÜN ile ARİFİ dışarı atarlar. Sonra ortada dans ederek şarkı söylerler.)
Bir şey yok bir şey yok bir şey yok.
Dağılm evinize, dağılın evinize.
Rahat rahat uyuyun, rahat rahat uyuyun.
(MASKELİLER çıkarlar. Oyun biter.)